Donald Trump etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Donald Trump etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2016 Perşembe

TRUMP NEDEN SÜREKLİ YÜKSELİYOR?*

4 eyalette yapılan ön seçimlerin 3’ünü kazanmayı başaran ve ulusal anketlerde Cumhuriyetçi adaylar arasında en öne çıkan Donald Trump’ın yükselişi durdurulabilecek mi? Trump, kampanya başlangıcında siyasi analistlerin ciddiye almadığı bir adayken, bugün Cumhuriyetçi Parti’nin en iddialı ismi olmayı nasıl başardı? 

Seçim kampanyalarının başlangıcında ABD siyasi tarihinin en nüfuzlu ailelerinden biri sayılan Bush ailesinden Jeb Bush’un Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olacağını tahmin ediliyordu.  İlk yapılan anketlerde de Jeb Bush önde görünüyor, bağış toplama kampanyası rekorlar kırıyordu. Ancak, 2016 seçim döneminin en fazla bağış toplayan adayı olan Bush, 20 Şubat’ta aldığı South Carolina ön seçim yenilgisinden sonra adaylıktan çekildiğini açıkladı. Jeb Bush’un  yarışta erken havlu attığı yarışta, kimsenin şans vermediği, hatta kabaca küçümsediği, Donald Trump’ın yükselişinin sırrı neydi?

Medyayı Kullanmayı Bilmek: “Medyanın nasıl çalıştığını o kadar iyi biliyorum ki benden gözlerini ayıramayacaklar!”

Şubat 2015’te aday olmayı düşündüğünü açıkladığı zaman kampanya stratejisini soranlara bir cevap vermişti Trump: “Medyanın nasıl çalıştığını o kadar iyi biliyorum ki benden gözlerini ayıramayacaklar ve odadaki tüm oksijeni tüketeceğim!”

Cumhuriyetçi Parti’de, Demokrat Parti’nin aksine, çok adaylı bir ön seçim yarışı başladı. Adaylar arasında kadın aday, erkek aday, siyah aday, beyaz aday, siyaseten tecrübeliler, iş dünyasından gelenler, iç siyaset/ dış siyaset başarısı ile tanınan adaylar gibi geniş bir yelpazeye yayılan bir aday kadrosu vardı. Bu karışık yelpazede mesajını iletebilmek ve farklılaşmak kolay değildi elbette...

Trump’ın medya stratejisine bakacak olursak, kampanyasının başından itibaren oldukça belirgin bir taktik izlediğini söyleyebiliriz: Saldırgan ve sansasyonel bir açıklama yapmak, medyanın bu söylemin üzerine gitmesi ve Trump’ın yer aldığı haber başlıklarının Trump’ın kampanyasını geri beslemesi... Böylece hiçbir ücret ödemeden hem gündeme hakim olabilme, hem de mesajlarını iletebilme şansı yakalaması.

Trump’ın daha ilk günden bu taktiği uyguladığını görebiliriz: Adaylık açıklamasını diğer adaylara göre daha geç sayılabilecek şekilde, Haziran ayında yaptı. O güne kadar Jeb Bush favori aday, Ted Cruz muhafazakar aday olarak isimlerinden bahsettirmeye başlamıştı. Oysa, Trump adaylık açıklaması için New York’ta, Trump Tower’da ABD bayrakları önünde bir açıklama yaptı. Mekan ve fona uygun olarak da  konuşmasında kendi zenginliğine vurgu yaptı ve İslamcı teröristleri yeneceğini söylemesinin hemen ardından kimsenin beklemediği “Meksika sınırındaki göçü engellemek için dev bir duvar yapma” fikrini açıkladı.

Bahsettiği 2 fikrin de hiç bir alt çalışması ve projesi yoktu ama bu söylemler medyada bomba etkisi yaptı. Haftalarca sadece Trump ve Meksika duvarı konuşuluyor, diğer Cumhuriyetçi adaylar medyada yer alamıyordu. Trump daha adaylık açıklamasıyla medyayı kullanmayı bildiğini göstermiş ve diğer adayların medya görünürlüğünü yok etmeyi başarmıştı. Üstelik diğer tüm adayların aksine tek kuruş TV reklam bütçesi harcamadan. Trump’ın adaylığını açıkladığı ilk hafta sonunda Jeb Bush düşüşe geçmişti bile...

Toplam Kampanya Haberlerinin %32’si Trump

Trump, medya dünyasında ilginç ve sansasyonel olanın makul veya aklı başında olana karşı daima üstün olduğunu biliyor ve kendini gündemde tutabilmek için bu taktiği kullanıyor. Bir önceki “ABD’nin Başkanı Sosyalist Olabilir mi?” (http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/abdnin-yeni-baskani-sosyalist-olabilir-mi,13864 ) başlıklı yazımda da kullandığım gibi, 2015 yılında Ocak-Kasım arasında yapılan Tyndall Raporu Trump’ın medya kullanım becerisini gözler önüne seriyor: Rapora göre toplam medya haberlerinin 327 dakika yani toplam sürenin %32’si Trump’a, 57dk Jeb Bush’a,  57dk Ben Carson’a ve 22 dk. Marco Rubio’ya ayırılmış.[1]

Siyasi Kampanyanın Rakibi Popüler Kültür

Gayrimenkul kralı, girişimci ama belki de kampanyasının bu denli ses getirmesinin altındaki en temel etken Trump’ın “reality-show” alanındaki tecrübesi diyebiliriz. Nedeni son derece basit: Siyasi kampanyanın ana hedefi mesajınızı doğru seçmene doğru kanallardan verebilmektir. Günümüzde iletişim kanalları ve mesajlar o kadar yoğun ki, seçmen sadece ilgisini çeken haberi ve mesajı görebilme lüksüne sahip olabiliyor. Sosyal medyada karşımıza çıkan haberlerden tutun da gördüğümüz dijital reklamlara kadar aslında hep bizim tercihlerimizin bize geri sunulduğu bir iletişim çağındayız. Mesajını iletmek isteyen siyasetçinin de, seçmenin “zaman tüneli”nde rekabete girmesi gerekiyor. Dolayısıyla,  artık siyasetçinin tek rakibi diğer siyasetçiler değil, aynı zamanda bütün popüler kültür öğeleri... Yani, siyasetçi mesajını iletebilmek için aynı zamanda One Direction konseriyle ve/veya Oscar törenleri ile yarışmak zorunda.

Dev Bir “Reality-Show”: Seçim Kampanyası

“Çaylak” programıyla 14. sezona imza atan Trump’ın, popüler kültürün gücünü anlamış olduğunu ve kampanyasını “reality-show” mantığı ile yapmayı tasarladığını biliyoruz. Konuşmalarını dinledikleri zaman karşılarında bir Başkan adayı değil, daha çok bir Show-man gördüklerini söyleyen seçmen, bu gösteriyi izlemeyi seviyor. Çünkü, diğer adayların aksine Trump hazır konuşma metinleri yerine doğaçlama, adeta bir “stand-up” show’u niteliğinde konuşuyor ve her an her şeyi söyleyebiliyor. Bu özellik de onu ilginç kılıyor. Bir siyasetçinin üslubu ile değil, son derece kaba ve demagojilerle dolu konuşmalarına seçmen bir gösteride olduğu hissiyatı ile gülüyor, eğleniyor, tezahürat yapıyor.

Siyaset iletişimcisi gözü ile bakacak olursak, Trump’ın toplantılarında “yakınlık politikasını” başarı ile uyguladığını söyleyebiliriz. Seçmen, karşısında soğuk ve mesafeli bir siyasetçi değil, birlikte güldüğü, bağırdığı, sinirlendiği, kendisi gibi birisini görüyor. Kaba kelimeler kullandıkça kızgın seçmen coşuyor. Siyasi yorumcular tarafından ciddiyetsiz, küstah, acımasız ve saldırgan olarak tanımlanan Trump’ın söylemleri, seçmen tarafından gerçek, net ve dürüst söylemler olarak tanımlanabiliyor.

Amerikan seçmeninin Başkan adayına “yakınlık duyma” hissiyatının, oy vermede önemli bir motivasyon olduğunu düşünecek olursak bu gösterinin neden halkta karşılık bulduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Popülist Söylem ile Gündem Kontrol Edilebilir mi? 

Trump’ın söylemlerinin popülist olduğu gerçeğini herkes biliyor. Fakat göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek de, bu söylemlerin halkta, özellikle Cumhuriyetçi kanatta, bir karşılığının olması. Dolayısı ile Trump’ın söylemlerini rastgele söylediğini düşünmek aslında pek mümkün değil. Örneğin, en sansasyonel beyanatlarından biri olan “Müslümanların ABD’ye girişlerinin yasaklanması” medya çılgınlığı yarattı ve günlerce tartışıldı, eleştirildi. Oysa, Huffington Post’un 11 Aralık tarihinde yayınladığı YouGov, CBS, NBC/WSJ, Bloomberg’in yaptığı farklı anketlerde bu beyanata Cumhuriyetçilerin desteğinin sırasıyla %69, %54, %42 ve %65 olduğunu görüyoruz[2]. Trump’ın açıklamasının Paris ve San Bernardino’da yaşanan okul taramasından sonra geldiğini de düşünecek olursak hedef odaklı bir mesaj olduğunu anlamamız zor olmayacak. Ve elbette, medya bu sansasyonel söylemle öylesine meşgul oldu seçmenlerin ki diğer Cumhuriyetçi adayların konu ile ilgili mesajlarını duyma şansı yine olmadı.

Trump’ın Müslümanlar hakkındaki söylemleri, medyada ve diğer siyasilerce eleştirilmeye devam ediyor. PEW araştırma şirketinin 3 Şubat 2016 tarihinde yayınladığı araştırmaya göre Amerikan halkının %50’si İslam’ın bir bütün halinde eleştirilmesi konusunda dikkatli olunması gerektiğini düşünürken bu oran Cumhuriyetçilerde sadece %29. Cumhuriyetçilerin %65’i, İslam’ın toplu eleştirisine yol açacak olsa bile, aşırı İslamcılarla ilgili açık seçik konuşulmasını savunuyor. Bu seçmen kitlesinin %63’ü Donald Trump’ın harika/iyi bir Başkan olacağını düşünüyor. Halkın %49’u Amerika’da yaşayan Müslümanların en azından bir kısmının anti-Amerikancı olduğunu düşünüyor[3]. Araştırma verilerinden yola çıkacak olursak, Trump’ın bu söylemleri devam ettirmesinin şans olmadığını, bu söylemlerin Trump’ın popülaritesini artırdığını ve hatta oy kazandırdığını söyleyebiliriz.

Doğru Zamanda Doğru Konumlandırma Yapmak

Trump, ABD halkının Washington’daki düzene güveninin kalmadığı bir dönemde siyasete girdi ve daha önce hiçbir yönetimde yer almadığı için kendini “düzen dışı aday” olarak konumlandırdı. “Kızgın seçmen” olarak nitelediğimiz düzende kendine yer bulamayan, kendini dışlanmış ve bir anlamda kurban hisseden seçmene kendisini “statüko dışında” bir alternatif olarak sunmayı başardı. Trump’ın bu anlamda siyasi tecrübesizliğini avantaja çevirdiğini de söyleyebiliriz. Ama aslında herkesin bildiği bir gerçek var: Trump da aslında Sanders’ın tanımladığı ekonomik elitlerin siyasete müdahil olma örneklerinden birisi. Trump, zaten daha önce de siyasi adaylara bağışta bulunduğunu saklamıyor. Bu bakımdan aslında son derece “düzen” adayı olmasına rağmen, daha önce hiç siyaset yapmamış olmasını öylesine güzel konumlandırmayı başardı ki kendisini “siyaseten tecrübesiz” değil, “düzen dışı” aday olarak algılatmayı başardı. Tecrübeli siyasetçileri de “konuşurlar ama iş yapmazlar” şeklinde eleştiren Trump, Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasına rağmen, zaman zaman Cumhuriyetçi Partiyi de eleştirerek kendisini düzenin dışına taşıdı ve konumlandırmasını güçlendirmeyi başardı.

“Kontrol Edilemeyen Bir Başkan Olacağım”

Tıpkı Bernie Sanders gibi Donald Trump da Siyasi Eylem Komiteleri’nden (SuperPAC) destek almıyor, hatta var olmalarını eleştiriyor. Kendi kampanya finansmanını kendisinin yaptığını söyleyen Trump, “Lobi şirketlerinin parasını almıyorum, çünkü bu insanlar halkı kontrol etmek istiyor ama ben kontrol edilemem! Kontrol edilemeyen bir başkan olacağım, bu halk ve ülke için en iyisi neyse onu yapacağım!” sözleriyle meydan okuyor. Trump’a göre yapılan ilaç anlaşmalarının, askeri anlaşmaların kötü olmasının bir tek nedeni var; o da siyasetçilerin bu şirketler tarafından kontrol ediliyor olması. Bu kontrole sebep veren ana unsurun da kampanya finansmanı olduğunu söylüyor ve defalarca bu şirketlerden para almadığını/almayacağını yineliyor.

Seçimi Umut ve Gelecek Kazanır

Tıpkı Sanders gibi Trump’ın da hızlı yükşelişinin ardında yatan sebeplerden birinin yaşanan ekonomik memnuniyetsizlik ve “kızgın seçmen” olduğu aşikar. Yaşanan ekonomik memnuniyetsizlik gelecek kaygısını beraberinde getiriyor ve seçmeni alternatif arayışlara yöneltebiliyor. Sistem dışı adaylar da bu anlamda sistemden şikayet eden seçmene cazip geliyor.

Bu nedenlerle, Trump ekonomi ve güvenliği öncelikli kampanya konuları olarak seçti. Geçim sıkıntısı çeken veya ekonomik olarak daha da geriye düşmek istemeyen seçmenleri hedefledi. Bu seçmen grubunun, global ekonominin yarattığı/yaratacağı sonuçları ve göçmenleri kendi problemlerinin ana nedenleri arasında gördüğünü biliyoruz. Donald Trump’ın seçim kampanya stratejisi, zaten seçmende oluşan bu gelecek kaygısını daha da perçinlemekten geçiyor. Düzenin bozukluğundan bahsederken, bir yandan da sürekli “nasıl daha da kötüye gidebileceğinden bahsediyor”. Ona göre bu durumu düzeltmenin yolları da farklı önlemler almaktan geçiyor. Örneğin, “göçmenlik” konusunu “işsizlik korkusu” ile pekiştirerek anlatıyor. Meksika ile aralarına bir duvar öreceğinden, böylece kaçak işçi girişini engelleyebileceğinden bahsediyor. Bu anlamda seçmeninin gelecekteki işsiz kalma korkusuna çözüm üretiyor. Örülecek duvarın masrafını Meksika hükümetinin ödeyeceğini söylemesi de, yine seçmenine bunun bir ekonomik yük getirmeyeceği mesajını vermek.

“Amerikan ordusunu öyle güçlü yapacağım ki kimse bizimle uğraşamaya cesaret edemeyecek” gibi aşırı sert ve siyasi üsluptan yoksun söylemlerde bulunması da yine kendi hedef seçmeninin gelecek kaygısını, onların konuştuğu lisanla gidermek hedefini taşıyor. Verdiği mesaj, korku, kızgınlık ve Amerika’yı tekrar muhteşem yapma arzusu duyan seçmene ulaşıyor. Çünkü ekonomik olarak yıpranan seçmen, bu muhteşemliği yaşamak ve hissetmek istiyor. Bu his onlara umut veriyor.

Seçmen “Kazanmak” İstiyor

Kızgın seçmenin kodlarını okumayı başaran Trump, seçmenin kendisini “kurban” gibi hissetme durumuna karşı, onlara “kazanan” olabilme ihtimalini hatırlatıyor. Bunu da, yine kendi üzerinden yapıyor. Trump’ın her konuşmasında ne kadar başarılı bir işadamı olduğunu anlatmasının temel sebeplerinden birisi, kendisini düzen dışı, klasik siyasetçi profilinden ayrıştırmaksa, ikinci temel sebebi de kendisini “kazanan” olarak göstermek. Her fırsatta “kazanma” kelimesini kullanmaya özen gösteriyor. Nevada’da yaptığı zafer konuşmasında “Kazanıyorum, kazanıyorum, kazanıyorum. Amerika’da benimle tekrar kazanacak!” diyerek kendi başarısıyla seçmenin başarısını ortak nokta olan “kazanmada” birleştiriyor.

Momentumu Yakalamak

Biliyoruz ki, kaybetme korkusu taşıyan seçmen grubu için en temel güdülerden birisi de “güvenlik”. Kendilerini her anlamda güvende hissetme arayışına giriyorlar ve tehlikeden uzak durmak onlar için en temel motivasyon kaynağı oluyor. Bu nedenle, bu grup seçmenler kaybın minimalize edilmesi üzerine odaklanıyorlar. Kendilerini koruyacak güçlü, hatta otoriter, lider figürü bu seçmen grubuna cazip geliyor. 

Yapılan araştırmalar, bize güvensiz hisseden seçmenlerin siyasi liderlerin kendilerine verdikleri sözleri tutmadıkları için ihanetine uğradıklarını düşündüklerini gösteriyor. Trump’ın başarılı işadamı ve aşırı zengin olması, siyasi geçmişinin ise olmaması (dolayısıyla hatasız olması) kendisine “yapabilir” imajı yaratmasını sağlıyor ve bu seçmen grubunun Trump etrafında birleşmesine neden oluyor.

Farklı Kesimlerden Oy Alabilmek

Trump, Cumhuriyetçilerin asla hayal edemeyeceği eyaletlerde seçim kazanacağını vaat ediyor. Demografik olarak kağıt üzerinde kendi seçmen profiline uymayan eyaletleri de şimdilik kazanmayı başardığını görebiliyoruz. Örneğin South Carolina: Muhafazakar seçmenin ağırlıkta olduğu bir eyalet olması bakımından, New York değerlerini benimsemiş, defalarca boşanma yaşamış, liberal ve din ile çok az ilişkisi olan Trump’ın kağıt üzerinde buradaki seçmene ulaşamayacağı düşünülüyor, dini kesimle kurduğu yakın ilişki nedeni ile Ted Cruz favori olabilir deniyordu. Ya da Nevada’da Marco Rubio’nun aile bağları olduğu için favori gösterilmesine rağmen, Trump’ın her iki eyaleti de kazanmakla kalmadığını, ezici bir fark attığını görüyoruz.

Projeler Değil Liderlik Tartışması: Ted Cruz “Yalancı”, Jeb Bush “Düşük Enerjili”, Barack Obama “Zayıf”

Trump, taktiksel olarak kendisini kampanyanın ortasına koydu ve kişisel promosyonu ile kampanya yapmayı tercih etti. Özellikle gündem kaymaya başladığı her an, yeni bir çıkış yaparak dikkatleri üzerinde toplamayı becerdi. Kişisel özelliklerden çıkıp siyaset konuşma noktasına gelindiğinde mutlaka konuyu kişiselleştirmeye geri döndürüyor. Örneğin İsrail konusu açıldığında Ortadoğu ile ilgili planını anlatmak yerine İsrail’den aldığı ödüllerden, sağlık planı konusu açıldığında bu şirketleri yakından tanıdığını anlatmakla yetiniyor. Bu taktiği kullanmasının temel nedenlerinden birinin konulara tam hakim olmaması, diğerinin de anketlerde “liderlik” özelliklerinin güçlü çıkması olduğunu biliyoruz.

Trump’ın kendini üstün göstermek için kullandığı en temel taktiklerden birisi de rakiplerini karalamak. Ted Cruz için “yalancı”, Marco Rubio için “çocuk”, Jeb Bush Jeb Bush için “düşük enerjili” diyen Trump, Obama için de “zayıf” sıfatını kullanıyor. Rakiplerinin siyasi projeleri, programları üzerine değil, kişilikleri üzerine yaptığı atıflarla o kadar zaman harcıyor ki, böylelikle kendi siyasi projeleri üzerine konuşmaktan da kaçınmış oluyor.

Trump’ın Yükselişi Önlenebilecek mi?

Mart ayının ilk yarısında 24 eyalette daha ön seçimler yapılacak ve 15 Mart’ta delegelerin %58’i belirlenmiş olacak. İlk ön seçim yapılan eyaletlerin delege sayılarının azlığını dikkate alacak olursak, bu tarih Trump’ın adaylığını açıklaması için erken ama siyasi analistler bu hızlı yükselişin durdurulabilip durdurulamayacağının hesaplarını yapmaya başladılar.

Cumhuriyetçi Parti’nin “Kolektif Aksiyon Problemi” yaşadığını söylememiz yanlış olmayacaktır. Yani birlikte çalışmayı başaramayan kişilerin, sonunda kimsenin istemediği bir sonuçla başbaşa kalması durumu. Her ne kadar Cumhuriyetçi adayların bir kısmı yarıştan çekilmiş olsa da, sahada halen 5 aday var ve bu adayların birbirinin oylarını böldüğü bir gerçek. PEW araştrma şirketinin 20 Ocak’ta yaptığı bir araştırmaya göre Trump’ın iyi/harika bir başkan olacağını söyleyen seçmen % 56 iken, bu oran Cruz için %53 Rubio için %44, Carlson için %45, Kasich için %17[4]. Adaylar çekildiği zaman yarışın nasıl bir şekil alacağını net bir şekilde tahmin etmek kolay değil ama sahadaki aday sayısı azalmadıkça Trump’ın yükşelişini durdurmanın zor göründüğünü söyleyebiliriz.




*Aynı başlıklı yazı T24 internet sitesinde 27/2/2016 tarihinde yayınlanmıştır: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/trump-neden-surekli-yukseliyor,13984


[3] http://www.pewforum.org/2016/02/03/republicans-prefer-blunt-talk-about-islamic-extremism-democrats-favor-caution/
[4] http://www.people-press.org/2016/01/20/voters-skeptical-that-2016-candidates-would-make-good-presidents/

TRUMP DURUDURULABİLİR Mİ? *

“Süper Salı” sonrasında aldığı başarı ile Cumhuriyetçi Parti adayları arasında en güçlü aday konuma yükselen Donald Trump’ın durdurulamayan yükselişi, ABD siyasi gündeminin en kritik konusu oldu.

1 Mart salı günü (“Süper Salı”), 11 eyalette yapılan ön seçimlerde 7 eyaleti kazanan Trump, daha önce  yapılan ön seçimlerdeki 4 eyaletin de  3’ünü kazanmıştı. Seçilmek için 1237 delege sayısına ulaşması gereken Cumhuriyetçi adayların Süper Salı sonrasında delege sayılarına bakacak olursak, Trump 319 delege ile birinci sırada. Diğer Cumhuriyetçi adaylardan Cruz’un 226, Rubio’nun 110 , Kasich’in 25, Carlson’ın ise 8 ise delege sayısına ulaştığını görüyoruz. Carlson kazanma yolunda bir şansı olmadığını söyleyerek Cumhuriyetçi Adayların tartışma programına katılmayacağını açıklarken, Kasich Kuzey eyaletlerinden umutlu olduğunu belirterek yoluna devam edeceğini açıkladı.

Trump’ın aldığı bu başarı hem parti içi hem de parti dışında büyük tartışmalara yol açarken “Trump Durdurulabilir mi?” başlıkları ABD medya gündeminin ortak konusu haline geldi. 27 Şubat’ta T24’te yayınlanan “Trump neden sürekli yükseliyor?” (http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/trump-neden-surekli-yukseliyor,13984 ) başlıklı yazımda Trump’ın kampanya stratejilerinden ve temel yükselme sebeplerinden bahsetmiştim. Bugün ise “Trump’ın Durdurulma” sorunsalı üzerinden Cumhuriyetçi Parti’nin ve diğer adayların stratejilerine göz atmak istiyorum.

Cumhuriyetçi Parti’nin Seçim Sonuçlarını Belirleyen “Kızgın Seçmen”

4 Kasım 2014 tarihindeki ara seçimlerde Demokrat Parti’nin Cumhuriyetçilere karşı ciddi bir mağlubiyet yaşamasının arka planında ekonomik nedenler olduğunu biliyoruz. Greenberg Quinlan Rosner araştırma şirketinin Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği’nde o dönem yaptığı sunumda, Amerikalıların %45’i ekonomiyi ülkenin en büyük sorunu olarak görüyor ve yine aynı araştırma sonuçlarına göre, ABD’de ekonomik durumun kötü olduğunu düşünen seçmenlerin oranı %70’i buluyordu. Uzmanlara göre bu rakamlar, Demokrat Parti’nin seçimlerdeki  başarısızlığının ana nedeniydi.

7-9 Ocak 2016 tarihinde Cape Town’da düzenlenen African Political Summit’de de yeni bir sunum yapan aynı şirketin kurucusu Stan Greenberg, yapılan anketlerde aradan geçen süre içerisinde Amerikalıların ekonomik memnuniyetsizliklerinin giderilemediğini, hatta arttığını gözler önüne seriyordu. Greenberg’e göre Amerikan halkının yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeni ile sisteme karşı hayal kırıklığı büyüyor ve bunu doğru dile getirebilen bir adayın seçimlerde öne geçmesinin kaçınılmazdı. Greenberg’e göre yarışacak adayın stratejisi belliydi: Seçmenin kızgınlığına oynamak!

Cumhuriyetçi Seçmenlerin Oy Verme Motivasyonu: Kızgınlık

“Düzene karşı duyulan öfke”, ekonomik krizlerle ortaya çıkan partiler üstü global bir olgu.  “Kızgın Seçmen” (Angry Voters) olarak tanımlanan yeni seçmen profili, bugünü ve yarını ekonomik güvensizlik içerisinde hisseden seçmenler olarak tanımlanıyor. Temsil edilemediklerini hatta bir çok zaman siyasetçiler tarafından  ihanete uğradıklarını ve yüzüstü bırakıldıklarını düşünen bu seçmenler geride bırakıldıkları düşüncesi ile kızgınlık hissediyorlar. İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza, İngiltere’de İşçi Partisi’nin başına Jeremy Corbyn’in gelmesinde işte bu “Kızgın Seçmen” lerin büyük payı olduğunu biliyoruz.

Super Salı sonrası yapılan anketlerin bir çoğunda, “Federal hükümete kızgınlık hissediyorum” diyen seçmen ile Trump’a oy veren seçmen arasında büyük paralellik olduğunu gördük. Aynı şekilde, kızgın hisseden seçmen ile düzen dışı aday tercih eden seçmen arasında da büyük bir paralellik bulunuyor. Örneğin, CNN’in yaptığı anketlere göre Tennessee’de kızgınlık hisseden seçmenin %46’sı Trump için oy kullanırken, Massachusetts’de düzen dışı aday isteyenlerin Trump’a desteği %74’i bulmuş. Nitekim, bu eyaletteki ılımlı Cumhuriyetçilerin ve sol eğilimli kesimin Donald Trump'ın başarısını sekteye uğratabileceği düşünülürken, seçim sonuçlarının beklenenin aksine Trump’ın lehine olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde, muhafazakar aday olan Ted Cruz’a oy vermesi beklenen bir çok muhafazakar seçmenin de tercihini Trump’dan yana kullandığını gözlemleyebiliyoruz. Bu açıdan baktığımızda tıpkı Greenberg’in söylediği gibi seçmenin oy verme motivasyonunun temelinde ideolojiden çok kızgınlık olduğunu anlayabiliyoruz.

Diğer Adaylar Trump’ı Durdurabilecek mi?
Ted Cruz: “Cesur Muhafazakarların Hareketi”

2013’te Teksas senatörü seçilen Ted Cruz, “Cesur Muhafazakarların Hareketi” olarak adlandırdığı seçim kampanyasından da anlaşılacağı üzere, 2016 Amerikan seçimlerinin en muhafazakar adayı olarak yarışıyor. Kendisi de bunu söylemekten çekinmiyor, hatta tanıtım videosunda özellikle vurguluyor. Internet sitesine bakacak olursak “Muhafazakarlar Birleşiyor” sloganı ile açılan sayfada “Ulusal Dua Takımı” başlığını görebiliyoruz. “Heidi (eşi) ve kendisinin ulusun her köşesinden gelen dualar için minnettar olduklarını, kendilerinin de her gün dua etmenin gücünü hissettiklerini” söylediği bağlantıda, seçmene isim, adres vererek veya twitter hesabı ile  Ulusal Dua Takımına katılma imkanı sunuyor. Babası da papaz olan Cruz, muhafazakar değerlerin savunuculuğuna soyunarak muhafazakar seçmeni konsolide etmeye çalışıyor.

Hedef ve veri odaklı bir seçim kampanyası

Hedef ve veri odaklı bir seçim kampanyası yürüten Cruz’un, saha çalışmalarında da özellikle kilise ve papaz örgütlenmelerinden yola çıktığını biliyoruz. Genç olmasının bir avantaj olduğunu saptayan Cruz, adaylık anonsunu Twitter üzerinden Pazartesi gece yarısı yayınladığı bir video ile yaptı. Seçilen gün ve saat de tesadüf değildi elbette. Kendi hedef kitlesi seçmenin en çok sosyal medyaya girdiği zamanı saptayan Cruz, daha kampanya başlangıcında seçmenine ulaşmanın yollarını aramaya başlamıştı. “Ülkeyi yönetmek için yeni bir nesil cesur muhafazakarlar gerekiyor” açıklamasıyla da sadece kendi yaşına vurgu yapmakla kalmıyor, ilk günden konumlanmasını da ortaya koyuyordu. 

Kampanya sürecinde de veri ve hedef odaklılığını kaybetmeden, seçmene kişiselleştirilmiş mektuplar yollayan, hedef odaklı reklamlar yayınlayan Cruz’un seçmenin nabzını tutmaya çalıştığını da biliyoruz. Örneğin, George W. Bush’un 2000 Başkanlık kampanyasında siyasi danışmanlık yapan Cruz’un kampanya başlangıcında bibliyografyasında bu bilgiye yer vermesine rağmen sonradan bu bilgiyi kaldırdığını görüyoruz. Son günlerde Irak Savaşı’nı yarattığı negatif kamuoyu etkisi ile mi yoksa Jeb Bush’un maruz kaldığı saldırılara maruz kalmamak için mi olduğunu bilmiyoruz ancak, bu bilginin kaldırılmasının tesadüf olmadığını da tahmin edebiliyoruz. 

Süper Salı’da her ne kadar beklediği başarıyı yakalayamasa da Alaska, Oklohama ve tabii kendi eyaleti olan Texas’ı kazanmış olması itibari ile Rubio’nun önüne ilerlemeye devam eden Cruz, yarışın en iddialı ikinci ismi olmayı sürdürüyor.

Rubio Amerika’ya Yeni Bir Yüzyıl Yaşatabilecek mi? 

Florida senatörü Marco Rubio ise “Çay Partisi” (Tea Party)’nin  yükselişi ile adını duyuran, seçimlerin genç adayı. Rubio Cumhuriyetçi Parti’nin kurumsal kimliği ile en çok özleşleşen aday olmasına rağmen ihtiyacı olan momentumu ve heyecanı halen yakalayabilmiş değil. Trump, Rubio’nun da  imajını sarsmak için diğer rakiplerine uyguladığı taktiğin aynısını uygulayarak rakibine karalayıcı bir lakap takmakta gecikmedi ve “Hafif Siklet Rubio” lakabını takarak kendisinin önemsenmemesi gereken bir aday olduğunun altını çizmeye çalıştı.

Cumhuriyetçi Parti’ye kurumsal olarak en uyan aday olması itibari ile Rubio’nun Siyasi Aksiyon Komitelerin büyük desteğini aldığını biliyoruz. 2011 yılından itibaren Florida senatörü olan Rubio’nun ailesinin Küba kökenli olmasının göçmenler üzerinde etkisi olabileceği ve Cumhuriyetçi Parti’nin ulaşmakta zorluk çektiği bazı seçmen gruplarına ulaşılabileceği düşünülüyordu. Fakat, bir siyaset iletişimcisi gözü ile Rubio’nun Cumhuriyetçi seçmen için oldukça olumlu ve cesur mesajları olmasına rağmen mesajlarını iletmede sıkıntı çektiğini, konumlandırmasının net olmadığını ve kampanyasının seçmende heyecan yaratamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece Minnesota’da ön seçimi kazanmış olması ve alınan sonuçları nedeni ile komitelerin hayal kırıklığına uğradığı bir gerçek.

Adayların Aksiyon Komitelerinin desteğini alabilmelerinin en temel şartı kazanma ihtimallerini göstermeleri olduğunu biliyoruz. Rubio’u destekleyen “Muhafazakar Çözümler Komitesi” (Conservative Solutions PAC) Super Salı için 4,5 milyon dolarlık reklam harcaması yapmıştı[1]. Süper Salı sonrası Cruz’un da gerisinde kalarak 3. sıraya yerleşen Rubio için soru işaretleri belirginleşmeye başladı. Ted Cruz’un bu belirsizlik ortamından istifade ederek komiteler ile partiyi kendi etrafında birleştirmeye çalışmasının da Rubio’nun işini zorlaştıran diğer bir etken olduğunu söylememiz gerekiyor.

Trump’u Kim Yenecek?

Yazının başında bahsi geçen “Trump neden sürekli yükseliyor?” (http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/trump-neden-surekli-yukseliyor,13984 ) başlıklı yazımda, Cumhuriyetçi Parti’nin “Kolektif Aksiyon Problemi” yaşadığını, siyasi arenada bulunan 5 adayın birbirinin oylarını böldüğünü ve aday sayısı azalmadıkça Trump’ın yükşelişini durdurmanın zor göründüğünü söylemiştim. Alınan son sonuçlar doğrultusunda Cumhuriyetçi adayların Trump’ın yükselişini durdurabilmek için seçmeni, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelenlerini ve Siyasi Aksiyon Komitelerini kendi etraflarında birleştirmeye çalışıyorlar. Adaylar arasında, adeta asıl rakiplerinin Demokrat Parti adayları olduğunu unutmuşcasına, büyük bir yarış başladığını söylememiz mümkün.

 Süper Salı sonrasında Ted Cruz, kendisini Trump’ı yenebilecek tek aday olarak konumlandırmakta gecikmedi ve Trump’a karşı bir savaş açtı diyebiliriz. 2013 yılında Obamacare tartışmaları ile hükümetin kapatılmasına kadar giden bütçe görüşmeleri krizinin ana aktörlerinden biri olması itibari ile Trump’a karşı da savaşabileceğini göstermeye çalışıyor. “Hakikat için Duruş” (Stand for Truth PAC) Komitesi de Cruz’u desteklemek için kurulan ve şu anda tüm güçleri ile anti-Trump kampanyasına katılan komitelerin arasında yer alıyor.

Seçmende motivasyon yaratmak için yeni bir strateji oluşturan Rubio’un danışmanlarının, Rubio’yu Trump’ı durudurabilecek bir aday olarak konumlandırmaya başlaması ise Süper Salı öncesine denk geliyor. Bu yeni konumlandırma çalışmasını gerek katıldığı tartışma programlarından, gerekse de düzenlediği etkinliklerdeki tutum ve söylemlerinden kolayca gözlemleyebilmiştik. Trump’a karşı kampanya yaparak özellikle kararsız seçmen üzerinde etkili olabileceğini düşünen Rubio, Süper Salı’ya anti-Trump adayı olarak girmişti.

Web sitesinde de bağış toplama bağlantısında bile  “Trump’ı Durdur, Rubio’nun Takımına Katıl” başlığı koyan Rubio’nun sayfasının Trump’a  karşı negatif içerikle dolu olduğunu görebiliriz. Rubio’nun Anti-Trump konumlanması o kadar yoğun bir hal aldı ki  “Amerika için Yeni Yüzyıl” sloganı ile yola çıkmış olmasına ragmen, bu sloganı bile artık web sayfasında görmek mümkün olmuyor.  “Arkadaslarınızın dolandırıcıya oy vermelerine izin vermeyin” başlığını da kullanan Rubio’un bu yeni stratejisi, Super Salı’da arzu ettiği başarıyı elde etmesine yetmedi.. Ancak uzmanlar ilerleyen günlerde Siyasi Aksiyon Komitelerinin desteği ile de özellikle kendi eyaleti Florida’da büyük bir başarı yakalayarak kampanyasının ivme kazanma ihtimali olduğunu da düşünüyor.

Siyasi Aksiyon Komiteleri Trump’ı Durdurabilecek mi?

Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin imajını bozduğunu ve partinin adaylığını kazanması durumunda ulusal seçimi kaybedeceğini düşünen Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenleri de Trump’a karşı Siyasi Eylem Komiteleri aracılığı ile fon toplamaya ve anti-Trump kampanyaları yapmaya son hız devam ediyorlar. Center for Public Integrity datalarına göre Super Salı öncesindeki 2 haftada anti-Trump komiteleri toplam 8,500 reklam yayınladı[2].

Anti-Trump komitelerinin en güçlülerinden sayılan 2012 Cumhuriyetçi Aday Mitt Romney’in kampanya ekibinden Katie Packer’in Trump’ın yükselişini durdurmak adına kurduğu “Prensiplerimiz Komitesi” (Our Principles PAC) de toplamda 4,4 milyon dolar harcadı. Bu bütçenin yaklaşık 400bin doları Süper Salı öncesi TV reklamlarına ayrılmıştı. Komite, Trump’ı bir liberal olarak göstererek muhafazakar oylarını düşürmeyi amaçlıyordu[3]. Süper Salı sonrası Jeb Bush’un iletişim direktörü Tim Miller’in da katıldığı komite, son olarak Todd Ricketts gibi ultra zengin işadamı, Paul Singer risk fonu yöneticilerini vs. de aralarına katarak sadece reklam değil, ilerleyen günlerde çeşitli araştırma faaliyetlerinde de bulunacaklarını açıkladılar. Hedef olarak 15 Mart tarihini koyan komite, Michigan ve Illinois ön seçimleri öncesi Trump’ı durdurabilmeyi amaçlıyorlar.

“Büyüme için Kulüp”(Club for Growth) ve “Amerikan Gelecek Fonu” (American Future Fund) da Trump’ın yükselişini durdurmak amacı ile kurulmuş muhafazakar iki komite. Büyüme için Kulüp, Süper Salı öncesinde 1000 adet reklam yayınlarken, Amerikan Gelecek Fonu da Trump Ünversitesi’nin öğrencileri borç batağına düşürdüğü ile ilgili reklamlar yayınlamaya devam ediyor.

Anti-Trump kampanyasına Trump’ın da tepkisiz kaldığını söyleyemeyiz. Kampanyaya misilleme olarak Trump 22 Şubat-1 Mart arası 3,000 reklam yayınladı[4].

Cumhuriyetçi Parti mi Trump’a, Trump mı Cumhuriyetçi Partiye Yaklaşacak?

Adaylığını açıkladığı andan itibaren medyanın odak noktasına oturan Trump, aldığı başarılı sonuçlar sonrasında da  Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenlerini bölerek parti içi tartışmaların da merkezine yerleşti. Chris Christie gibi Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimlerinden, 2012 Ulusal Kongre’sinin açılış konuşmasını da yapan ve 2016 seçim dönemi adaylarından bir ismin Trump’ı desteklediğini açıklaması ile Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’yi ne ölçüde değiştirdiği soruları da sorulmaya başladı.

Christie’nin Trump’a desteği ile birlikte gündeme oturan konulardan bir tanesi Cumhuriyetçi Parti’nin Trump’ın savunduğu fikirlerin ne kadar arkasında durduğu sorunsalı oldu. New Jersey’de yayınlanan 6 farklı gazete Christie’yi ihanetle suçlayarak istifasını isterken, Trump’a destek olmaya başlayan senatörlerin sayısında da yavaştan da olsa bir artış var. Özellikle KKK Liderleri David Duke’ün Trump’ı destek açıklaması parti içerisinde ciddi anlamda rahatsızlık yarattı. Yayınlanan ulusal anketlerde de hem Hillary Clinton’ın hem de Bernie Sanders’ın, olası adaylığında Trump’ın önünde çıkması da partiyi rahatsız eden ana etkenlerden birisi.

Cumhuriyetçi Parti’nin son çare olarak Trump’ın adaylığını Ulusal Kongre’de engelleyemeye çalışacağı da söylentiler arasında. Bu senaryoya göre adayların hiç birinin yarıştan sonuna kadar çekilmemesi ve oyların bölünmesi ile hiç bir adayın gerekli delege sayısını garantilemeden Ulusal Kongre’ye kalması gerekiyor. Nitekim, Trump’ı partili görmeyen çok sayıda delege var. Trump’ın 1987’de Demokrat, 1987-1999 yılları arası Cumhuriyetçi, 1999-2001 yılları arası Reformist, 2001-2009 yılları arası tekrar Demokrat, 2009-2011 yılları arası tekrar Cumhuriyetçi, 2011- 2012 yılları arası bağımsız, 2012 yılından itibaren tekrar Cumhuriyetçi olması ve geçmiş seçimlerde hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi adaylara yüksek bağışlar yapmış olması da bu delegelerin ve partinin ileri gelenlerinin desteğini alamamasının temel nedenlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Trump’ın Süper Salı sonrasında yaptığı konuşmada “Birleştirici” olduğunu söylemesinin aldığı eleştirilere bir yanıt mı, yoksa parti içi çalkalanmayı önleme taktiği mi olduğunu ilerleyen günlerde göreceğiz. 2016 seçimleri bu anlamda Cumhuriyetçi  Parti’nin kendi geleceği açısından son derece kritik bir dönem noktası olacağı şimdiden belli oldu.  

*Aynı başlıklı yazı T24 internet sitesinde 4/3/2016 tarihinde yayınlanmıştır: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/kizgin-cumhuriyetcilerin-oylariyla-yukselen-trump-durdurulabilecek-mi,14028 

9 Mart 2016 Çarşamba

MERAKLISINA 10 ADIMDA AMERİKAN SEÇİMLERİ *

Amerikan seçimleri haber bültenlerinde sık sık yer almaya başladı. Adaylar, vaatler, kampanya süreçleri… Süreç ve seçim sistemi hakkında biz neler biliyoruz? Meraklısına 10 adımda Amerikan seçimleri…

1- Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık seçimleri ne zaman ?

ABD Başkanlık seçimleri 8 Kasım 2016 tarihinde yapılacak .

2- Kasım ayında yapılacak seçimleri neden şimdiden konuşuyoruz?

Amerikan seçimleri şubat ayında ön seçim süreci başlayan ve kasım ayında biten uzun bir süreçten oluşuyor. Amerikan seçim sistemine göre, her iki parti de, Demokrat ve Cumhuriyetçi Parti, başkan adaylarını ABD eyaletlerinde yaptıkları ön seçimlerle belirliyor.

1 Şubatta Iowa eyaletinde başlayan ön seçimler yaklaşık 5 ay sürecek. Ön seçimleri kazanan adaylar partilerinin yazın yapılacak Ulusal Kongresi’nde (National Convention) resmen parti adayı olarak açıklanacak ve 8  Kasım’a kadar sürecek kampanya sürecine parti başkan adayı olarak başlama hakkı kazanacaklar.

3- Ön Seçim Olarak Geçen “Caucus” ve “Primary” Farkı Ne?

Partiler eyaletlerde düzenledikleri  ön seçimlerde 2 farklı sistem kullanıyorlar: “Caucus” ve “Primary”.

“Primary”  34 eyalette uygulanan ve seçmenlerin sandıklara giderek oy verdikleri sistem.  “Kapalı”, “Açık” , “Yarı-Kapalı” ve “Yarı-Açık” olarak kendi içerisinde de dört farklı uygulama şekli bulunan bir ön seçim sistemi.
“Caucus” ise sadece 16 eyalette uygulanan biraz daha karmaşık sayılabilecek bir sistem. Seçmenler bağlı bulundukları mahalledeki bir takım kamusal alanlara giderler. Bu bir kütüphane, okul salonu hatta kilise olabilir. İsteyen herkes söz alarak çeşitli tartışmalar yapılabilir, sonra oylamaya geçilir. Cumhuriyetçi Parti seçmenleri tıpkı diğer seçimlerde olduğu gibi sandığa giderek destekledikleri adayın ismini sandığa atarlar.
Demokrat Parti’de ise uygulama biraz daha karışık: Farklı adayları destekleyen seçmenler odanın farklı taraflarında toplanırlar. Partililer kararsızlar için ayrılan bir köşede oturan kararsız seçmenleri kendi taraflarına çekmeye çalışırlar. Odadaki toplam seçmen sayısının %15’ine ulaşamayan adayların adaylıkları düşer. O aday için gelmiş seçmenler ya diğer adayların seçmenlerini ikna ederek %15’e ulaşmaya çalışırlar ya da kendilerini yakın hissettikleri diğer adaylardan birine kayarlar. Gecenin sonunda her adayın seçmenleri tek tek sayılır.

4- Bahsi geçen Iowa ve New Hampshire Neden Önemli?

Iowa “Caucus” sistemini New Hampshire ise “Primary” sistemini kullanarak ön seçim yapan ilk iki eyalet. Toplam seçmen bazında bakıldığında oldukça küçük bir oranı temsil etmelerine rağmen geleneksel olarak bu eyaletleri kazanan adayların kampanyaları büyük bir ivme kazanıyor. Adayın kampanyasının organizasyon gücünü göstermesi ve adayın popülaritesini ispat etmesi bakımından bu iki eyaletteki galibiyetin ciddi bir gösterge olduğu düşünülüyor. John Kerry’nin 2004, Barack Obama’nın 2008 yılında Iowa galibiyeti seçim başarısının anahtarı olarak gösteriliyor.

5- Ön seçimler ne zaman sonuçlanacak?

1 şubatta Iowa ile başlayan ön seçimler 9 şubatta New Hampshire ile devam edecek. Şubatta Nevada ve Güney Carolina ‘da yapılacak seçimlerin ardından Mart ayının ilk salısı 13 eyalette birden ön seçimler yapılacak. “Super Tuesday” olarak bilinen bu tarihte 13 eyalette birden sonuçlar gelecek ve ön seçim sonuçları büyük ölçüde belirlenmiş olacak. Ön seçimlerin resmi bitiş tarihi 14  Haziran ama adayların belirlenmesi bugüne kadar hiç bir ön seçimde bu kadar uzamadı.

6- Başkan Nasıl Seçiliyor?

Genel kanaatin aksine, Amerikan başkanı, dünyadaki birçok seçimin aksine, teknik olarak doğrudan halk oyu ile seçilmiyor. Sandık başına giden Amerikan halkı seçiciler kurulu (“Electoral College”) denen ve sadece başkan seçmekle görevlendirilen bir meclisin delegelerini seçiyor. Aslında seçilen bu meclis tamamen sembolik bir görevi yürütüyor. Nitekim, delegeler oyları ile bağlı. Yani 8 Kasımda hangi aday için seçilmişlerse, o aday için oy kullanmak mecburiyetindeler. (Zaten artık oy pusulasında  da sadece partilerin başkan adayının adı yazılmakta ve bu meclisten hiç söz edilmemekte.)
“Seçici kurul”da her eyalet, 538 üyeli Amerikan Kongresine gönderdiği toplam üye kadar, seçici delege oyuna sahip. Seçim günü sayısal olarak adayların bu mecliste kazandıkları oy sayısına göre başkan belirlenmekte. Salt çoğunluk (yarının bir fazlası) oyu (270 seçici delege) kazanan aday başkan seçilmiş kabul ediliyor.

Seçiciler kurulu” ABD başkanını ne zaman seçiyor?
Sanıldığının aksine 538 delege ortak bir yerde toplanmıyor. Seçiciler Kuruluna seçilen delegeler seçimden sonraki aralık ayının ikinci çarşamba günü seçildikleri eyaletin başkentlerinde toplanarak oylarını ilan ediyor.

7- Her Eyalet Aynı Öneme mi Sahip?

Her Eyalet Amerikan Kongresindeki üye sayısı kadar delege ile temsil edilebiliyor. Dolayısı ile her eyalet aynı delege sayısına sahip değil. Örneğin, California 55, New York 29, seçici delege oyuna sahipken, Alaska, South Dakota gibi küçük eyaletler 3’er delege oyuna sahipler.

Genel seçimde eyalette en çok halk oyunu kazanan aday, seçici delegelerinin tümünü kazanılmış sayılıyor. Yani bir oy farkla seçimi kazanan aday tüm delegeleri kazanıyor (“Winner takes all”). (Maine ve Nebraska bu kurala uymayan tek 2 eyalet).
Örneğin, 2000 yılındaki seçimlerde Al Gore Florida’da Bush’a 500 oy farkla yenildiği zaman Florida’nın 27 delegesini de Bush kazanmış oldu. (Kazandığı bu 27 delege Bush’un aynı zamanda Başkan seçilmesini sağladı. Oysa ülke çapında Al Gore yaklaşık yarım milyon daha fazla oy almıştı.) Barack Obama da 2012 seçimlerinde ülke çapındaki oyların %51’ini almasına rağmen seçici delegelerin %61’ini kazanmış oldu.

Bu nedenle, adaylar kampanyalarında seçici delege oyu sayısı yüksek eyaletlere daha fazla yoğunlaşıyor. Sisteme göre örneğin New Jersey (14), North Carolina(15), Michigan(16), Georgia(16), Ohio(20), Illinois (20), Pennsylvania (21), New York(29), Florida (29) Texas(34 oy), ve California(55) gibi 11 eyaleti kazanan aday, geri kalan diğer tüm eyaletleri (39 eyalet) kaybetse bile Amerikan başkanı olabilir.

8- Amerika’da seçim bütçeleri neden bu kadar yüksek?

Seçim bütçelerinin milyar dolarları aşmasının en temel nedenlerinden biri kampanyalarının çok uzun sürüyor olması. (2012 yılında iki partinin seçim kampanyaları bütçeleri toplamda 2 milyar doları geçmişti) Birçok Avrupa ülkesinin aksine adayların kampanyaya başlamaları için ön görülmüş bir süreç yok. Dolayısı ile diledikleri kadar erken başlama imkanına sahipler.

Ön seçimleri kazanmak zorlu bir süreç olduğu için adaylar yaklaşık bir yıl öncesinden kampanya yapmaya başlıyorlar. Örnek vermek gerekirse, bu seneki başkan adaylarının hemen hepsi 2015 yılının mart-nisan aylarında adaylılarını açıkladılar ve kampanya çalışmalarına başladılar.

2015 mart ayında adaylıklarını açıklayan isimlerin yaklaşık 20 ay tüm ülkede kampanya yapacaklarını düşünecek olursak bütçenin yüksekliği tahmin edilebilir. Seyahat, reklam, TV, gönüllülerin finansmanı vs. gibi harcama kalemlerini hesaba katar ve üstelik harcama üst limitinin olmadığını düşünecek olursak bütçelerin yüksekliğini anlamak zor olamayacaktır.

9- Kampanya Finansmanını Nasıl Sağlanıyor?

Amerikan seçim kampanyalarının finansmanı 4 ana yol ile sağlanıyor:

1 – Küçük bireysel bağışçılar (200 usd’den az bağış yapanlar)
2 – Büyük bireysel bağışçılar ( 200 usd’den çok bağış yapanlar)
3 – Politik Eylem Komiteleri (Political Action Committee): Bir adayın seçim kazanması için oluşturulmuş özel eylem grupları. ABD Yüksek Mahkemesinin 2010 yılında şirketleri de “kişi” sayarak politikaya istedikleri katkı ve etki yapmalarını “kişisel ifade hürriyetinin bir yansıması” kabul etmesiyle “SuperPAC” denen yeni bir eylem komitesi oluştu. Federal Temyiz mahkemesinin SuperPAC’lere sınırsız harcama yapma yetkisi vermesi ile şirketler istedikleri adaya büyük miktarlarda para verme olanağına kavuştu. 
4 – Kişisel finansman

10- 2016 Seçimlerinin En Güçlü Adayları Kim?

Donald Trump (Cumhuriyetçi Parti): Gayrimenkul krallığı ile ün yapmış zengin işadamı. Göçmenler, müslümanlar, güvenlik ve ISID ile mücadele vs. gibi konularda yaptığı çıkışlarla medyanın ilgisini çeken Trump tüm anketlerde önde gözükmesine rağmen Iowa ön seçimlerinde Ted Cruz’un ardından ikinci olabildi.  
Ted Cruz (Cumhuriyetçi Parti): Muhafazakar Teksas Senatörü. Muhafazakar değerlerin savunuculuğunu üstlenen Cruz, Iowa ön seçimlerinde birinci olmayı başardı. 
Marco Rubio (Cumhuriyetçi Parti): 1971 doğumlu Florida senatörü seçimlerde yarışan en genç aday olan Rubio, Iowa ön seçimlerinde üçüncü sırayı alarak iddialı olduğunu gösterdi.
Hillary Clinton (Demokrat Parti) 2008 yılında girdiği ön seçimlerde Barack Obama’ya karşı kaybeden Clinton, Obama döneminde Dışişleri Bakanı olarak görev almıştı. Demokrat Parti’nin favori adayı olarak çıkış yapan New York Senatörü, Iowa ön seçimlerinde birinci olmayı çok ufak bir farkla (0,2%) başardı. 
Bernie Sanders (Demokrat Parti) : Vermont Senatörü, kendini “Demokrat Sosyalist” olarak tanımlayan Sanders, özellikle İskandinav tipi sosyal demokrasinin faydalarından bahsederek kendine ciddi bir seçmen kitlesi yarattı. Gelir adaletsizliği ve orta sınıfın ekonomik çıkmazı ile ilgili çıkışları gençler ve kadınlar arasında büyük ilgi görerek seçimin sürpriz favori adayı olmayı başardı. Iowa ön seçimlerinde çok ufak bir farkla (0,2%) Clinton’a kaybeden Sanders’ın 41 puan geriden geldiğini düşünecek olursak Clinton karşısında ciddi bir şansı olduğunu söylemek zor olmaz. 


8 Kasım seçimleri Amerikan siyasi tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olacak... O tarihe kadar da gerek bütçesi, gerek adayları, gerek tartışma konuları ile medyanın gündemini yoğun bir şekilde kaplayacağı şimdiden belli oldu...

*Aynı başlıklı yazı T24 internet sitesinde 8/2/2016 tarihinde yayınlanmıştır: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/meraklisina-10-adimda-amerikan-secimleri,13839