erken seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erken seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2016 Perşembe

TRUMP DURUDURULABİLİR Mİ? *

“Süper Salı” sonrasında aldığı başarı ile Cumhuriyetçi Parti adayları arasında en güçlü aday konuma yükselen Donald Trump’ın durdurulamayan yükselişi, ABD siyasi gündeminin en kritik konusu oldu.

1 Mart salı günü (“Süper Salı”), 11 eyalette yapılan ön seçimlerde 7 eyaleti kazanan Trump, daha önce  yapılan ön seçimlerdeki 4 eyaletin de  3’ünü kazanmıştı. Seçilmek için 1237 delege sayısına ulaşması gereken Cumhuriyetçi adayların Süper Salı sonrasında delege sayılarına bakacak olursak, Trump 319 delege ile birinci sırada. Diğer Cumhuriyetçi adaylardan Cruz’un 226, Rubio’nun 110 , Kasich’in 25, Carlson’ın ise 8 ise delege sayısına ulaştığını görüyoruz. Carlson kazanma yolunda bir şansı olmadığını söyleyerek Cumhuriyetçi Adayların tartışma programına katılmayacağını açıklarken, Kasich Kuzey eyaletlerinden umutlu olduğunu belirterek yoluna devam edeceğini açıkladı.

Trump’ın aldığı bu başarı hem parti içi hem de parti dışında büyük tartışmalara yol açarken “Trump Durdurulabilir mi?” başlıkları ABD medya gündeminin ortak konusu haline geldi. 27 Şubat’ta T24’te yayınlanan “Trump neden sürekli yükseliyor?” (http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/trump-neden-surekli-yukseliyor,13984 ) başlıklı yazımda Trump’ın kampanya stratejilerinden ve temel yükselme sebeplerinden bahsetmiştim. Bugün ise “Trump’ın Durdurulma” sorunsalı üzerinden Cumhuriyetçi Parti’nin ve diğer adayların stratejilerine göz atmak istiyorum.

Cumhuriyetçi Parti’nin Seçim Sonuçlarını Belirleyen “Kızgın Seçmen”

4 Kasım 2014 tarihindeki ara seçimlerde Demokrat Parti’nin Cumhuriyetçilere karşı ciddi bir mağlubiyet yaşamasının arka planında ekonomik nedenler olduğunu biliyoruz. Greenberg Quinlan Rosner araştırma şirketinin Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği’nde o dönem yaptığı sunumda, Amerikalıların %45’i ekonomiyi ülkenin en büyük sorunu olarak görüyor ve yine aynı araştırma sonuçlarına göre, ABD’de ekonomik durumun kötü olduğunu düşünen seçmenlerin oranı %70’i buluyordu. Uzmanlara göre bu rakamlar, Demokrat Parti’nin seçimlerdeki  başarısızlığının ana nedeniydi.

7-9 Ocak 2016 tarihinde Cape Town’da düzenlenen African Political Summit’de de yeni bir sunum yapan aynı şirketin kurucusu Stan Greenberg, yapılan anketlerde aradan geçen süre içerisinde Amerikalıların ekonomik memnuniyetsizliklerinin giderilemediğini, hatta arttığını gözler önüne seriyordu. Greenberg’e göre Amerikan halkının yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeni ile sisteme karşı hayal kırıklığı büyüyor ve bunu doğru dile getirebilen bir adayın seçimlerde öne geçmesinin kaçınılmazdı. Greenberg’e göre yarışacak adayın stratejisi belliydi: Seçmenin kızgınlığına oynamak!

Cumhuriyetçi Seçmenlerin Oy Verme Motivasyonu: Kızgınlık

“Düzene karşı duyulan öfke”, ekonomik krizlerle ortaya çıkan partiler üstü global bir olgu.  “Kızgın Seçmen” (Angry Voters) olarak tanımlanan yeni seçmen profili, bugünü ve yarını ekonomik güvensizlik içerisinde hisseden seçmenler olarak tanımlanıyor. Temsil edilemediklerini hatta bir çok zaman siyasetçiler tarafından  ihanete uğradıklarını ve yüzüstü bırakıldıklarını düşünen bu seçmenler geride bırakıldıkları düşüncesi ile kızgınlık hissediyorlar. İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza, İngiltere’de İşçi Partisi’nin başına Jeremy Corbyn’in gelmesinde işte bu “Kızgın Seçmen” lerin büyük payı olduğunu biliyoruz.

Super Salı sonrası yapılan anketlerin bir çoğunda, “Federal hükümete kızgınlık hissediyorum” diyen seçmen ile Trump’a oy veren seçmen arasında büyük paralellik olduğunu gördük. Aynı şekilde, kızgın hisseden seçmen ile düzen dışı aday tercih eden seçmen arasında da büyük bir paralellik bulunuyor. Örneğin, CNN’in yaptığı anketlere göre Tennessee’de kızgınlık hisseden seçmenin %46’sı Trump için oy kullanırken, Massachusetts’de düzen dışı aday isteyenlerin Trump’a desteği %74’i bulmuş. Nitekim, bu eyaletteki ılımlı Cumhuriyetçilerin ve sol eğilimli kesimin Donald Trump'ın başarısını sekteye uğratabileceği düşünülürken, seçim sonuçlarının beklenenin aksine Trump’ın lehine olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde, muhafazakar aday olan Ted Cruz’a oy vermesi beklenen bir çok muhafazakar seçmenin de tercihini Trump’dan yana kullandığını gözlemleyebiliyoruz. Bu açıdan baktığımızda tıpkı Greenberg’in söylediği gibi seçmenin oy verme motivasyonunun temelinde ideolojiden çok kızgınlık olduğunu anlayabiliyoruz.

Diğer Adaylar Trump’ı Durdurabilecek mi?
Ted Cruz: “Cesur Muhafazakarların Hareketi”

2013’te Teksas senatörü seçilen Ted Cruz, “Cesur Muhafazakarların Hareketi” olarak adlandırdığı seçim kampanyasından da anlaşılacağı üzere, 2016 Amerikan seçimlerinin en muhafazakar adayı olarak yarışıyor. Kendisi de bunu söylemekten çekinmiyor, hatta tanıtım videosunda özellikle vurguluyor. Internet sitesine bakacak olursak “Muhafazakarlar Birleşiyor” sloganı ile açılan sayfada “Ulusal Dua Takımı” başlığını görebiliyoruz. “Heidi (eşi) ve kendisinin ulusun her köşesinden gelen dualar için minnettar olduklarını, kendilerinin de her gün dua etmenin gücünü hissettiklerini” söylediği bağlantıda, seçmene isim, adres vererek veya twitter hesabı ile  Ulusal Dua Takımına katılma imkanı sunuyor. Babası da papaz olan Cruz, muhafazakar değerlerin savunuculuğuna soyunarak muhafazakar seçmeni konsolide etmeye çalışıyor.

Hedef ve veri odaklı bir seçim kampanyası

Hedef ve veri odaklı bir seçim kampanyası yürüten Cruz’un, saha çalışmalarında da özellikle kilise ve papaz örgütlenmelerinden yola çıktığını biliyoruz. Genç olmasının bir avantaj olduğunu saptayan Cruz, adaylık anonsunu Twitter üzerinden Pazartesi gece yarısı yayınladığı bir video ile yaptı. Seçilen gün ve saat de tesadüf değildi elbette. Kendi hedef kitlesi seçmenin en çok sosyal medyaya girdiği zamanı saptayan Cruz, daha kampanya başlangıcında seçmenine ulaşmanın yollarını aramaya başlamıştı. “Ülkeyi yönetmek için yeni bir nesil cesur muhafazakarlar gerekiyor” açıklamasıyla da sadece kendi yaşına vurgu yapmakla kalmıyor, ilk günden konumlanmasını da ortaya koyuyordu. 

Kampanya sürecinde de veri ve hedef odaklılığını kaybetmeden, seçmene kişiselleştirilmiş mektuplar yollayan, hedef odaklı reklamlar yayınlayan Cruz’un seçmenin nabzını tutmaya çalıştığını da biliyoruz. Örneğin, George W. Bush’un 2000 Başkanlık kampanyasında siyasi danışmanlık yapan Cruz’un kampanya başlangıcında bibliyografyasında bu bilgiye yer vermesine rağmen sonradan bu bilgiyi kaldırdığını görüyoruz. Son günlerde Irak Savaşı’nı yarattığı negatif kamuoyu etkisi ile mi yoksa Jeb Bush’un maruz kaldığı saldırılara maruz kalmamak için mi olduğunu bilmiyoruz ancak, bu bilginin kaldırılmasının tesadüf olmadığını da tahmin edebiliyoruz. 

Süper Salı’da her ne kadar beklediği başarıyı yakalayamasa da Alaska, Oklohama ve tabii kendi eyaleti olan Texas’ı kazanmış olması itibari ile Rubio’nun önüne ilerlemeye devam eden Cruz, yarışın en iddialı ikinci ismi olmayı sürdürüyor.

Rubio Amerika’ya Yeni Bir Yüzyıl Yaşatabilecek mi? 

Florida senatörü Marco Rubio ise “Çay Partisi” (Tea Party)’nin  yükselişi ile adını duyuran, seçimlerin genç adayı. Rubio Cumhuriyetçi Parti’nin kurumsal kimliği ile en çok özleşleşen aday olmasına rağmen ihtiyacı olan momentumu ve heyecanı halen yakalayabilmiş değil. Trump, Rubio’nun da  imajını sarsmak için diğer rakiplerine uyguladığı taktiğin aynısını uygulayarak rakibine karalayıcı bir lakap takmakta gecikmedi ve “Hafif Siklet Rubio” lakabını takarak kendisinin önemsenmemesi gereken bir aday olduğunun altını çizmeye çalıştı.

Cumhuriyetçi Parti’ye kurumsal olarak en uyan aday olması itibari ile Rubio’nun Siyasi Aksiyon Komitelerin büyük desteğini aldığını biliyoruz. 2011 yılından itibaren Florida senatörü olan Rubio’nun ailesinin Küba kökenli olmasının göçmenler üzerinde etkisi olabileceği ve Cumhuriyetçi Parti’nin ulaşmakta zorluk çektiği bazı seçmen gruplarına ulaşılabileceği düşünülüyordu. Fakat, bir siyaset iletişimcisi gözü ile Rubio’nun Cumhuriyetçi seçmen için oldukça olumlu ve cesur mesajları olmasına rağmen mesajlarını iletmede sıkıntı çektiğini, konumlandırmasının net olmadığını ve kampanyasının seçmende heyecan yaratamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece Minnesota’da ön seçimi kazanmış olması ve alınan sonuçları nedeni ile komitelerin hayal kırıklığına uğradığı bir gerçek.

Adayların Aksiyon Komitelerinin desteğini alabilmelerinin en temel şartı kazanma ihtimallerini göstermeleri olduğunu biliyoruz. Rubio’u destekleyen “Muhafazakar Çözümler Komitesi” (Conservative Solutions PAC) Super Salı için 4,5 milyon dolarlık reklam harcaması yapmıştı[1]. Süper Salı sonrası Cruz’un da gerisinde kalarak 3. sıraya yerleşen Rubio için soru işaretleri belirginleşmeye başladı. Ted Cruz’un bu belirsizlik ortamından istifade ederek komiteler ile partiyi kendi etrafında birleştirmeye çalışmasının da Rubio’nun işini zorlaştıran diğer bir etken olduğunu söylememiz gerekiyor.

Trump’u Kim Yenecek?

Yazının başında bahsi geçen “Trump neden sürekli yükseliyor?” (http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/trump-neden-surekli-yukseliyor,13984 ) başlıklı yazımda, Cumhuriyetçi Parti’nin “Kolektif Aksiyon Problemi” yaşadığını, siyasi arenada bulunan 5 adayın birbirinin oylarını böldüğünü ve aday sayısı azalmadıkça Trump’ın yükşelişini durdurmanın zor göründüğünü söylemiştim. Alınan son sonuçlar doğrultusunda Cumhuriyetçi adayların Trump’ın yükselişini durdurabilmek için seçmeni, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelenlerini ve Siyasi Aksiyon Komitelerini kendi etraflarında birleştirmeye çalışıyorlar. Adaylar arasında, adeta asıl rakiplerinin Demokrat Parti adayları olduğunu unutmuşcasına, büyük bir yarış başladığını söylememiz mümkün.

 Süper Salı sonrasında Ted Cruz, kendisini Trump’ı yenebilecek tek aday olarak konumlandırmakta gecikmedi ve Trump’a karşı bir savaş açtı diyebiliriz. 2013 yılında Obamacare tartışmaları ile hükümetin kapatılmasına kadar giden bütçe görüşmeleri krizinin ana aktörlerinden biri olması itibari ile Trump’a karşı da savaşabileceğini göstermeye çalışıyor. “Hakikat için Duruş” (Stand for Truth PAC) Komitesi de Cruz’u desteklemek için kurulan ve şu anda tüm güçleri ile anti-Trump kampanyasına katılan komitelerin arasında yer alıyor.

Seçmende motivasyon yaratmak için yeni bir strateji oluşturan Rubio’un danışmanlarının, Rubio’yu Trump’ı durudurabilecek bir aday olarak konumlandırmaya başlaması ise Süper Salı öncesine denk geliyor. Bu yeni konumlandırma çalışmasını gerek katıldığı tartışma programlarından, gerekse de düzenlediği etkinliklerdeki tutum ve söylemlerinden kolayca gözlemleyebilmiştik. Trump’a karşı kampanya yaparak özellikle kararsız seçmen üzerinde etkili olabileceğini düşünen Rubio, Süper Salı’ya anti-Trump adayı olarak girmişti.

Web sitesinde de bağış toplama bağlantısında bile  “Trump’ı Durdur, Rubio’nun Takımına Katıl” başlığı koyan Rubio’nun sayfasının Trump’a  karşı negatif içerikle dolu olduğunu görebiliriz. Rubio’nun Anti-Trump konumlanması o kadar yoğun bir hal aldı ki  “Amerika için Yeni Yüzyıl” sloganı ile yola çıkmış olmasına ragmen, bu sloganı bile artık web sayfasında görmek mümkün olmuyor.  “Arkadaslarınızın dolandırıcıya oy vermelerine izin vermeyin” başlığını da kullanan Rubio’un bu yeni stratejisi, Super Salı’da arzu ettiği başarıyı elde etmesine yetmedi.. Ancak uzmanlar ilerleyen günlerde Siyasi Aksiyon Komitelerinin desteği ile de özellikle kendi eyaleti Florida’da büyük bir başarı yakalayarak kampanyasının ivme kazanma ihtimali olduğunu da düşünüyor.

Siyasi Aksiyon Komiteleri Trump’ı Durdurabilecek mi?

Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin imajını bozduğunu ve partinin adaylığını kazanması durumunda ulusal seçimi kaybedeceğini düşünen Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenleri de Trump’a karşı Siyasi Eylem Komiteleri aracılığı ile fon toplamaya ve anti-Trump kampanyaları yapmaya son hız devam ediyorlar. Center for Public Integrity datalarına göre Super Salı öncesindeki 2 haftada anti-Trump komiteleri toplam 8,500 reklam yayınladı[2].

Anti-Trump komitelerinin en güçlülerinden sayılan 2012 Cumhuriyetçi Aday Mitt Romney’in kampanya ekibinden Katie Packer’in Trump’ın yükselişini durdurmak adına kurduğu “Prensiplerimiz Komitesi” (Our Principles PAC) de toplamda 4,4 milyon dolar harcadı. Bu bütçenin yaklaşık 400bin doları Süper Salı öncesi TV reklamlarına ayrılmıştı. Komite, Trump’ı bir liberal olarak göstererek muhafazakar oylarını düşürmeyi amaçlıyordu[3]. Süper Salı sonrası Jeb Bush’un iletişim direktörü Tim Miller’in da katıldığı komite, son olarak Todd Ricketts gibi ultra zengin işadamı, Paul Singer risk fonu yöneticilerini vs. de aralarına katarak sadece reklam değil, ilerleyen günlerde çeşitli araştırma faaliyetlerinde de bulunacaklarını açıkladılar. Hedef olarak 15 Mart tarihini koyan komite, Michigan ve Illinois ön seçimleri öncesi Trump’ı durdurabilmeyi amaçlıyorlar.

“Büyüme için Kulüp”(Club for Growth) ve “Amerikan Gelecek Fonu” (American Future Fund) da Trump’ın yükselişini durdurmak amacı ile kurulmuş muhafazakar iki komite. Büyüme için Kulüp, Süper Salı öncesinde 1000 adet reklam yayınlarken, Amerikan Gelecek Fonu da Trump Ünversitesi’nin öğrencileri borç batağına düşürdüğü ile ilgili reklamlar yayınlamaya devam ediyor.

Anti-Trump kampanyasına Trump’ın da tepkisiz kaldığını söyleyemeyiz. Kampanyaya misilleme olarak Trump 22 Şubat-1 Mart arası 3,000 reklam yayınladı[4].

Cumhuriyetçi Parti mi Trump’a, Trump mı Cumhuriyetçi Partiye Yaklaşacak?

Adaylığını açıkladığı andan itibaren medyanın odak noktasına oturan Trump, aldığı başarılı sonuçlar sonrasında da  Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenlerini bölerek parti içi tartışmaların da merkezine yerleşti. Chris Christie gibi Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimlerinden, 2012 Ulusal Kongre’sinin açılış konuşmasını da yapan ve 2016 seçim dönemi adaylarından bir ismin Trump’ı desteklediğini açıklaması ile Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’yi ne ölçüde değiştirdiği soruları da sorulmaya başladı.

Christie’nin Trump’a desteği ile birlikte gündeme oturan konulardan bir tanesi Cumhuriyetçi Parti’nin Trump’ın savunduğu fikirlerin ne kadar arkasında durduğu sorunsalı oldu. New Jersey’de yayınlanan 6 farklı gazete Christie’yi ihanetle suçlayarak istifasını isterken, Trump’a destek olmaya başlayan senatörlerin sayısında da yavaştan da olsa bir artış var. Özellikle KKK Liderleri David Duke’ün Trump’ı destek açıklaması parti içerisinde ciddi anlamda rahatsızlık yarattı. Yayınlanan ulusal anketlerde de hem Hillary Clinton’ın hem de Bernie Sanders’ın, olası adaylığında Trump’ın önünde çıkması da partiyi rahatsız eden ana etkenlerden birisi.

Cumhuriyetçi Parti’nin son çare olarak Trump’ın adaylığını Ulusal Kongre’de engelleyemeye çalışacağı da söylentiler arasında. Bu senaryoya göre adayların hiç birinin yarıştan sonuna kadar çekilmemesi ve oyların bölünmesi ile hiç bir adayın gerekli delege sayısını garantilemeden Ulusal Kongre’ye kalması gerekiyor. Nitekim, Trump’ı partili görmeyen çok sayıda delege var. Trump’ın 1987’de Demokrat, 1987-1999 yılları arası Cumhuriyetçi, 1999-2001 yılları arası Reformist, 2001-2009 yılları arası tekrar Demokrat, 2009-2011 yılları arası tekrar Cumhuriyetçi, 2011- 2012 yılları arası bağımsız, 2012 yılından itibaren tekrar Cumhuriyetçi olması ve geçmiş seçimlerde hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi adaylara yüksek bağışlar yapmış olması da bu delegelerin ve partinin ileri gelenlerinin desteğini alamamasının temel nedenlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Trump’ın Süper Salı sonrasında yaptığı konuşmada “Birleştirici” olduğunu söylemesinin aldığı eleştirilere bir yanıt mı, yoksa parti içi çalkalanmayı önleme taktiği mi olduğunu ilerleyen günlerde göreceğiz. 2016 seçimleri bu anlamda Cumhuriyetçi  Parti’nin kendi geleceği açısından son derece kritik bir dönem noktası olacağı şimdiden belli oldu.  

*Aynı başlıklı yazı T24 internet sitesinde 4/3/2016 tarihinde yayınlanmıştır: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/kizgin-cumhuriyetcilerin-oylariyla-yukselen-trump-durdurulabilecek-mi,14028 

6 Ağustos 2015 Perşembe

AKP ERKEN SEÇİMİ GÖZE ALABİLİR Mİ?*

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarının alındığı an itibari ile konuşulan temel konu koalisyon ihtimalleri ve tabii erken seçim olasılığı. AKP (21 Temmuz) CHP ile 2. tur öncesi ön görüşme yaptı.  Görüşme sonrası yapılan açıklamalarda çizilen yol haritası açıklandı.
Görüşmelerin tamamlanmasının 10-15 günlük bir süreç olacağını da belirten Ömer Çelik, mutabık olunduğu takdirde, genel başkanlara sunum yapılacağını da belirtti. Çelik’in “Mutabık olunduğu takdirde” ifadesi ile genel başkanların üzerinden bir süreliğine de olsa spotların uzaklaşmasını sağlayarak dikkatleri parti heyetlerine çekmiş olacağı aşikar. Bu sayede, ilk aşamada anlaşmazlık olması durumunda sadece genel başkanlar değil, parti heyetleri de sorumluluk paylaşmış olacak gibi gözükse de süreç boyunca liderlerin kontrolünde ayrıntılara inileceğinin, istikşafi görüşmelerde tıkanma yaşanması halinde de liderlerin devreye gireceği üzerinde anlaşılması da koalisyonun ana aktörünün parti liderleri olacağını bize gösteriyor.
Meclis Başkanlığı seçimleri sırasında MHP’nin aldığı net tavır AKP’nin koalisyon pazarlıkları sürecinde elini kuvvetlendiren nedenlerden biri olduğunu biliyoruz. HDP’nin dahil olduğu her türlü oluşuma karşı çıkan MHP, bu tutumu ile erken seçim istemeyen partileri AKP ile koalisyona mecbur bıraktı. CHP koalisyon ilkelerini 14 maddede özetleyerek AKP ile koalisyon heyetlerin kurulması fikrinde hem fikir olurken, HDP’nin de erken seçime gitmeden AKP ile son görüşme talebi olduğunu biliyoruz.
Ömer Çelik bugün yaptığı açıklamada “Bir hükümet ortaklığını gerçekleşmesi de erken seçim ihtimali de yarı yarıyadır” açıklaması ile erken seçim olasılığının da altını çizmeyi ihmal etmedi.  Erken seçim ihtimalleri AKP’nin pazarlık gücünü artırmak için yaptığı bir manevra mı yoksa koalisyon ilkelerinde anlaşamayarak erken seçime gitme riskini göze alabilir mi?

İlk Başarı: Meclis Başkanı

1 Temmuz günü sona eren meclis başkanlığı seçiminin AKP’nin kazanmasını şüphesiz ki AKP açısından büyük bir başarı olarak değerlendirebiliriz. Bu başarının tek nedeni sadece meclis Başkanını kendi partisinden seçilmiş olması da değil. Meclis Başkanlığı seçimlerini kazanması AK Parti açısından büyük bir algı yönetimi operasyonun ilk ayaklarından biri olduğunu söyleyebiliriz.
Seçim gecesinden itibaren toplumun % 60’ının desteğini kaybettiği söylemleri AKP’yi ilk kez “yenilgi” olgusu ile karşı karşıya getirmişti. “Yenilgi” 2002 seçimlerinden itibaren tek başına iktidar olan ve her seçimi kazanmayı başaran parti yönetimi için de, oy veren seçmeni için de alışık olmadıkları, yeni bir olguydu. “Kazanan parti” algısını alışkanlık haline getiren AKP’nin bu algısının yıkılma emaresiydi. Dokunulmaz olanın dokunulabileceği anlamına geliyordu.
Sebebi ne olursa olsun, kampanya başlangıcında kendi koydukları hedefin yüksekliğine ulaşamamaları da olsa, oy oranlarında yaşanan düşme veya ilk kez tek başına iktidarı kaybetmesi de olsa AKP ilk kez bir seçimden “başarısızlık”, “yenilgi” gibi farklı algılarla çıktı. Bu nedenle özellikle kazanan adaya, partiye oy vermeyi seven seçmen nezdinde partinin bundan sonra atacağı adımlar çok önemliydi.
Meclis Başkanlığı seçimleri bu açıdan çok kritik bir dönemde kazanılmış büyük bir başarıdır. Partisinin artık tamamen bağımsız değil, kaderinin diğer partilerle de bağlantılı olduğunu düşünmeye başlayan seçmenine %60’ın karşısında da kazanacakları göstermeleri açısından büyük bir önem taşımaktadır. %40’ın %60 karşısında aldığı bu ilk başarı seçmen nezdinde AKP’yi avantajlı bir duruma getirdiğini söyleyebiliriz.
Meclis Başkanı'nın seçilme şekli de bu başarı açısından önemlidir. Seçim öncesi çeşitli internet sitelerinde, sosyal medyada AKP’nin çeşitli strateji oyunları ile başkanlığı kazanmayı planladığı yazılsa da AKP’ye başarısını kazandıran temel neden muhalefet partilerinin birleşememesi olmuştur. Sadece kendi adaylarını destekleyen AKP son turda meclis başkanlığını kazanmıştır. Bu duruş ilerleyen günlerde ve bir sonraki seçimde AKP söylemi ve seçmen algısını yönetme açısından da önemli olacaktır. Erdoğan’ın ilk kez 2009 Yerel seçimleri esnasında kullandığı, 2015 Genel seçimlerinde de sık sık kullandığı “beraber koyun güdememe” metaforunu muhalefet partileri terse çevirme şansını kaybetmişlerdir. Bir araya gelemeyen muhalefet %60’ına sahip olsa bile meclis başkanlığını kaptırmış, AKP’ye oy veren seçmen de ne olursa olsun “kazanan” bir AKP görmüştür.

Koalisyon görüşme heyetleri

AKP, MHP ile görüşmelere MHP ile diyalog kurabileceğine inanılan Mahir Ünal ve Haluk İpek’i dahil etti. Mahir Ünal 2004 seçimlerinden itibaren AKP seçim kampanyalarında strateji ekibinde de yer alan isimlerden de biri. MHP’li Murat Başesgioğlu, Durmuş Yılmaz, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi isimlerin AKP kadroları tarafından yakın görüleceği aşikar olmasına rağmen MHP’nin görüşmelerde bu isimlere yer vermemesi, aksine Oktay Vural gibi AKP karşıtı görüşleri ile ön planda olan isimleri dahil etmesi görüşmelerde takınacağı tavrın belirtisiydi. Aslında iki partinin tabalarının da birbirine daha yakın olması başlangıçta bu koalisyon ihtimalini yükseltmesine rağmen, MHP’nin HDP’yi yok hükmünde görmesi ve çözüm süreci konusundaki net sert tavrı bu koalisyon üzerindeki en büyük engeller arasında. MHP’nin kampanya dönemindeki AKP karşıtı söylemlerinin yerini bile CHP ve HDP karşıtlığı almış durumda.
Koalisyon görüşme heyeti şifrelerine baktığımızda CHP’nin ilk koalisyon görüşmelerine ekonomi bürokrasisinde görevler üstlenen Faik Öztrak, Maliye Bakanlığı geçmişi olan  Akif Hamzaçebi, CHP'nin ekonomik vaatlerinin hazırlanmasında önemli rol üstlenene Selin Sayek Böke gibi ekonomi kurmayları ağırlıklı bir kadroyla girmesi aslında gelecek dönemde yapmak istedikleri ile ilgili bize bir mesaj veriyordu. Tıpkı HDP’nin AKP görüşme heyetini İmralı heyetindeki isimlerle karşılaması gibi.
AKP’nin CHP ile yaptığı ilk görüşmede iktisat profesörü Numan Kurtulmuş ve  Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz gibi isimlerin yanı sıra bir ara Murat Karayalçın başkanlığındaki SHP’nin İstanbul il başkanlığı yapan Ayşenur Bahçekapılı’nın bulunması da partilerin ortak nokta arama eğilimi olarak algılanabilir. Burada atlanmaması gereken önemli bir nokta da AKP’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Ankara Milletvekili Mücahit Aslan’ı görüşme heyetine dahil edilmesi ve yine AKP heyetinin öncü ismi Ömer Çelik’in AKP kuruluşundan itibaren Merkez Karar Yürütme Kurulu (MKYK) üyesi ve Erdoğan’a yakınlığı ile de bilinen bir isim olması. Nitekim Çelik’in 2. ön görüşme sonrası yaptığı “Öncelikle siyasi meseleler, sonraya ekonomik meseleler bırakılacak. Her birimizin konu başlıkları var. Örneğin yargıdan bahsediyoruz, biz ne mana yüklüyoruz, onlar ne mana yüklüyorlar.” açıklamaları bize koalisyon görüşmelerinin sadece Davutoğlu- Kılıçdaroğlu değil, Erdoğan onayından da geçeceğini net bir şekilde gösteriyor.

Kurultay arifesinde koalisyon

AKP ve CHP’nin kurultay arifesinde olmaları da koalisyon ihtimallerini değerlendirirken atlanmaması gereken bir nokta. Abdullah Gül’ün ve AKP’deki bir çok 3 dönemlik siyasetçinin yaklaşan kurultay ile farklı roller üstlenebileceği yüksek bir olasılık. Dolayısı ile Davutoğlu’nun hükümette olması parti içerisindeki gücünü devam ettirebilmesi açısından büyük bir önem taşıyor. CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da  yaklaşan kurultaya hükümet ortağı olarak girip girmeyecek olması kurultay dengeleri açısından yadsınamayacak bir önem taşıyor. Unutmamak gerekiyor ki, Davutoğlu partisini ilk kez tek başına iktidara getiremeyen bir lider, Kılıçdaroğlu da partisini iktidara taşıyamamış bir lider olarak parti tabanlarına bir başarı algısı oluşturmak durumundalar.
Nitekim, 2015 seçim sonuç değerlendirmelerini hatırlayacak olursak, Davutoğlu oy oranları ne olursa olsun seçimi birinci bitiren parti olduğu için kendini başarılı ilan etmişti. Erdoğan’ın parti üzerindeki etkisinin yadsınamaz olduğunu düşünecek olursak, koalisyon hükümetine çok da sıcak bakmadığını bildiğimiz Erdoğan’a rağmen kuracağı bir koalisyon Davutoğlu’na kendini parti tabanına karşı da ispat etme şansı verecektir.

Oy dağılımlarının bize gösterdiği

Konda’nın 18 Haziran’da seçim sonrası yayınladığı değerlendirme raporuna göre AKP hâlâ Türkiye geneline en dengeli yayılmış parti olarak devam ediyor ve CHP ve MHP, farklı yerleşim türlerinin ayrımında farklı uçları hâlâ temsil ediyor. Diğer bir deyişle CHP daha büyük yerleşimlerde, MHP ise daha küçük yerleşimlerde temsil edilmeye devam ediyor. Öyle ki, AKP ülke genelindeki 970 ilçenin 181’inde yüzde 60’ın üzerinde oy alırken, sadece 41 ilçede yüzde 10’un altında oy almıştır. CHP 970 ilçenin sadece 7’sinde yüzde 60’ın üzerinde, 262 ilçede ise yüzde 10’un altında oy almıştır. MHP  970 ilçenin hiçbirinde yüzde 60’ın üzerine oy alamamıştır ve 188 ilçede yüzde 10’un altında oy almıştır. HDP ise 970 ilçenin 88’inde yüzde 60’ın üzerinde oy almıştır ve 743’ünde yüzde 10’un üstünde oy alamamıştır.
Yine Konda’nın araştırmasına göre AKP’den kayan oylar önceki seçimde oy vermemiş olan seçmenin oyları oldu. AKP geçerli oyların yüzde 3,7’sine denk gelen 1,8 milyon oyun HDP’ye kaymasına engel olamadığı gibi, neredeyse bir o kadar oyu da MHP’ye kaptırmış görünüyor.

AKP seçim sonuçlarını okuyabiliyor mu?

Seçim kampanya döneminin bağıran AKP’sinde bir sakinleşme olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle parti başkanı Davutoğlu’nun üslubunda çok ciddi bir değişiklik başladığını gözlemlememiz hiç zor değil. Daha önce Erdoğan’ın “kötü bir kopyası” olma yolunda ilerleyen Davutoğlu seçim gecesi yaptığı konuşmasını ayrı tutacak olursak, seçim gecesinden itibaren ciddi bir  üslup değişikliğine giderek bağıran liderden konuşan lidere dönüşmeye, parti başkanı olmadan önceki Davutoğlu imajına dönmeye çalıştığını söylememiz mümkün.
Milletvekili aday tercihlerinde parti içerisinde yaşanan çok başlılık görüntüsü de en azından meclis başkanı adaylığı esnasında aleni bir şekilde yaşanmadı. Partinin 3. Dönem engeline takılan  önde gelen isimleri de bu dönemde partinin yıpranmasına meydan verecek hiçbir açıklamada bulunmuyorlar. Bu açıdan baktığımız zaman, AKP’nin seçim sonucu analizleri yapmış olabileceği ve bir takım taktiksel farklılıklar içerisine girmeye başladığını gözlemleyebiliyoruz.

HDP’nin uzun vadeli seçmen stratejisi: Ödünç oydan emanet oya

HDP’nin kullandığı “emanet oy” söylemi HDP’nin seçim sonuçlarını değerlendirme konusundaki bakış açılarını görmek açısından önem taşıyor. Sadece bu açıklama ile bile HDP’nin tıpkı kampanya sürecinde olduğu gibi siyasetin yeni dilini okumayı ve siyasete yeni bir dil kazandırdığını sürdürdüğünü söylememiz mümkün olacaktır.  HDP’nin Demirel’den başlayarak birçok partinin kullandığı “ödünç oy” kavramına farklı bir boyut getirerek “emanet oy” kavramını kullanması bile seçmenle kurmaya çalıştığı “yakınlaşma politikasının” bir ürünü olarak görmek mümkün.
Emanet almanın  beraberinde koruma-kollama içeren bir eylem olduğunu düşünecek olursak “emanet oy” kavramında “ödünç oy”dan farklı olarak seçmenin tercihine uzun vadeli bir sahiplenme söz konusu. Oysa, daha önce partilerin aldıkları “ödünç oylara” bu şekilde yaklaştığını görmediğimiz gibi seçmenler ile de bir gönül bağı kurmaktan uzak kaldıkları için bugün bu oyları rahatlıkla kaybettiklerini söylemek mümkün. Bu açıdan baktığımızda HDP’nin aldığı oyları uzun vadede elinde tutma bilinci / isteği olduğunu söyleyebiliriz. HDP’nin bu yaklaşımı, AKP’nin kaptırdığı oyları geri alma konusunda detaylı bir strateji kurgulaması gerektiği anlamına da geliyor elbette.

Eşitsizliğin sözcülüğünü HDP’ye kaptırmak

HDP’nin seçim başarısının temelinde “ötekileri” “Biz’leştirmek” olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi zaman zaman farklı söylemler kullansa da bugün hala halkın gözünde Cumhuriyet seçkinleri partisi algısını tam olarak kırabildiğini, halka ulaşabilen söylemleri kullanabildiğini söylemek zor.
2002 yılından itibaren AKP seçim kampanyalarına baktığımız zaman “ezilen sınıfların” sesi olma iddiasını görebiliriz. Sadece o dönem parti lideri olan Erdoğan’ın kullandığı söylemlerde değil, partinin şarkılarında, reklamlarında bu sınıflara yapılan göndermelerle doluydu. Oysa geçen zaman içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu sınıflarla olan ilişkilerinde farklılaşma başladı. Erdoğan ile aynı geçmişten geldiklerini düşünen varoşlarda yaşayan seçmen, Erdoğan saraya çıkarken kendisini “kentsel dönüşüm” korkusu içerisinde buldu. Ezilen sınıfların sesi olma iddiasındaki AKP ve “milletin adamı” sloganları ile Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan emekliye yapılacak prim ödemesini, asgari ücrete yapılacak artışı çok gören, ama 3. Havalimanı gibi asında bu sınıfların belki de hiç kullanamayacakları bir hizmeti göklere çıkaran bir parti haline gelmişti. Hikayeleri yabancılaşmıştı artık...
Konda’nın yayınladığı raporda AKP’ye oy veren seçmen profillerini incelediğimiz zaman “Toplumun yaklaşık yüzde 21’ini teşkil ettiğini düşündüğümüz alt gelir grubunda, 10 aylık süre çerçevesinde HDP oyu 19 puan artmış, AK Parti oyu ise 27 puan azalmıştır.” ifadesini de bu varsayımı doğrular nitelikte. Uzun süre AKP zaferlerinin arkasında yer alan alt gelir seviyesindeki seçmen grubunun AKP’den uzaklaştığını ve daha da önemlisi başka bir partiye kaydığını görüyoruz.
Bir dönem “ezilen sınıfların” sesi olarak oyun kurucusu olmaya soyunan AKP, bu sınıfları cesaretlendirmiş, sesini iktidara taşımıştı. Oysa, şimdi arenada yeni bir oyun kurucu beliriyor. Ve tıpkı CHP’nin ödünç oylarla kuramadığı gönül bağını, sahanın yeni oyuncusuna “emanet etme” riski ile karşı karşıya kalıyor.

Seçim öncesi yaratılacak algı

AKP’nin seçim sonuçlarının birçok nedeni var elbette. Seçim sonuçları ve AKP’nin seçim kampanyasında öncesi/süresince yaptığı hatalar başka bir yazı konusu. Fakat unutmamız gereken temel noktalardan biri AKP’nin aldığı seçim darbesini bertaraf edebilmesi için ciddi bir çalışma yapması gerekiyor. Kurulacak bir koalisyon bir takım hatalarını telafi etmesine ve partinin zaman kazandırmasına yarayabilir. Biliyoruz ki seçim döneminde psikoloji büyük bir önem taşır. Özellikle partililerin kampanya çalışmalarında kazanma fikri çalışma motivasyonunu artıran temel unsurlardan biridir. Partisinin kazanacağına inanan partili daha çok çalışmaya başlar. Oysa, kaybetme korkusuna giren partilerde çalışma motivasyonu da yerle bir olur. Diğer partinin “yine kazanacak” olması fikri parti içi disiplini bozar, huzursuzluk getirir ve sonuç olarak çalışmanın verimi de düşer.
Sonuç olarak, AKP seçim kararı almadan seçim atmosferini pozitife çevirmek, seçmenle zayıflamaya başlayan ilişkisini toparlamak, tek alternatifinin kendisi olduğuna, güçlü olanın kendisi olduğuna ve seçimi kazanacak partinin kendisi olacağına inandırmak durumundadır. Aksi takdirde kendileri açısından riskli bir seçim olacaktır.
*Aynı başlıklı yazı 23 Temmuz 2015 tarihinde T24 haber sitesinde yayınlanmıştır. http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/akp-erken-secimi-goze-alabilir-mi,12370