seçim sonucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim sonucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2015 Perşembe

AKP ERKEN SEÇİMİ GÖZE ALABİLİR Mİ?*

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarının alındığı an itibari ile konuşulan temel konu koalisyon ihtimalleri ve tabii erken seçim olasılığı. AKP (21 Temmuz) CHP ile 2. tur öncesi ön görüşme yaptı.  Görüşme sonrası yapılan açıklamalarda çizilen yol haritası açıklandı.
Görüşmelerin tamamlanmasının 10-15 günlük bir süreç olacağını da belirten Ömer Çelik, mutabık olunduğu takdirde, genel başkanlara sunum yapılacağını da belirtti. Çelik’in “Mutabık olunduğu takdirde” ifadesi ile genel başkanların üzerinden bir süreliğine de olsa spotların uzaklaşmasını sağlayarak dikkatleri parti heyetlerine çekmiş olacağı aşikar. Bu sayede, ilk aşamada anlaşmazlık olması durumunda sadece genel başkanlar değil, parti heyetleri de sorumluluk paylaşmış olacak gibi gözükse de süreç boyunca liderlerin kontrolünde ayrıntılara inileceğinin, istikşafi görüşmelerde tıkanma yaşanması halinde de liderlerin devreye gireceği üzerinde anlaşılması da koalisyonun ana aktörünün parti liderleri olacağını bize gösteriyor.
Meclis Başkanlığı seçimleri sırasında MHP’nin aldığı net tavır AKP’nin koalisyon pazarlıkları sürecinde elini kuvvetlendiren nedenlerden biri olduğunu biliyoruz. HDP’nin dahil olduğu her türlü oluşuma karşı çıkan MHP, bu tutumu ile erken seçim istemeyen partileri AKP ile koalisyona mecbur bıraktı. CHP koalisyon ilkelerini 14 maddede özetleyerek AKP ile koalisyon heyetlerin kurulması fikrinde hem fikir olurken, HDP’nin de erken seçime gitmeden AKP ile son görüşme talebi olduğunu biliyoruz.
Ömer Çelik bugün yaptığı açıklamada “Bir hükümet ortaklığını gerçekleşmesi de erken seçim ihtimali de yarı yarıyadır” açıklaması ile erken seçim olasılığının da altını çizmeyi ihmal etmedi.  Erken seçim ihtimalleri AKP’nin pazarlık gücünü artırmak için yaptığı bir manevra mı yoksa koalisyon ilkelerinde anlaşamayarak erken seçime gitme riskini göze alabilir mi?

İlk Başarı: Meclis Başkanı

1 Temmuz günü sona eren meclis başkanlığı seçiminin AKP’nin kazanmasını şüphesiz ki AKP açısından büyük bir başarı olarak değerlendirebiliriz. Bu başarının tek nedeni sadece meclis Başkanını kendi partisinden seçilmiş olması da değil. Meclis Başkanlığı seçimlerini kazanması AK Parti açısından büyük bir algı yönetimi operasyonun ilk ayaklarından biri olduğunu söyleyebiliriz.
Seçim gecesinden itibaren toplumun % 60’ının desteğini kaybettiği söylemleri AKP’yi ilk kez “yenilgi” olgusu ile karşı karşıya getirmişti. “Yenilgi” 2002 seçimlerinden itibaren tek başına iktidar olan ve her seçimi kazanmayı başaran parti yönetimi için de, oy veren seçmeni için de alışık olmadıkları, yeni bir olguydu. “Kazanan parti” algısını alışkanlık haline getiren AKP’nin bu algısının yıkılma emaresiydi. Dokunulmaz olanın dokunulabileceği anlamına geliyordu.
Sebebi ne olursa olsun, kampanya başlangıcında kendi koydukları hedefin yüksekliğine ulaşamamaları da olsa, oy oranlarında yaşanan düşme veya ilk kez tek başına iktidarı kaybetmesi de olsa AKP ilk kez bir seçimden “başarısızlık”, “yenilgi” gibi farklı algılarla çıktı. Bu nedenle özellikle kazanan adaya, partiye oy vermeyi seven seçmen nezdinde partinin bundan sonra atacağı adımlar çok önemliydi.
Meclis Başkanlığı seçimleri bu açıdan çok kritik bir dönemde kazanılmış büyük bir başarıdır. Partisinin artık tamamen bağımsız değil, kaderinin diğer partilerle de bağlantılı olduğunu düşünmeye başlayan seçmenine %60’ın karşısında da kazanacakları göstermeleri açısından büyük bir önem taşımaktadır. %40’ın %60 karşısında aldığı bu ilk başarı seçmen nezdinde AKP’yi avantajlı bir duruma getirdiğini söyleyebiliriz.
Meclis Başkanı'nın seçilme şekli de bu başarı açısından önemlidir. Seçim öncesi çeşitli internet sitelerinde, sosyal medyada AKP’nin çeşitli strateji oyunları ile başkanlığı kazanmayı planladığı yazılsa da AKP’ye başarısını kazandıran temel neden muhalefet partilerinin birleşememesi olmuştur. Sadece kendi adaylarını destekleyen AKP son turda meclis başkanlığını kazanmıştır. Bu duruş ilerleyen günlerde ve bir sonraki seçimde AKP söylemi ve seçmen algısını yönetme açısından da önemli olacaktır. Erdoğan’ın ilk kez 2009 Yerel seçimleri esnasında kullandığı, 2015 Genel seçimlerinde de sık sık kullandığı “beraber koyun güdememe” metaforunu muhalefet partileri terse çevirme şansını kaybetmişlerdir. Bir araya gelemeyen muhalefet %60’ına sahip olsa bile meclis başkanlığını kaptırmış, AKP’ye oy veren seçmen de ne olursa olsun “kazanan” bir AKP görmüştür.

Koalisyon görüşme heyetleri

AKP, MHP ile görüşmelere MHP ile diyalog kurabileceğine inanılan Mahir Ünal ve Haluk İpek’i dahil etti. Mahir Ünal 2004 seçimlerinden itibaren AKP seçim kampanyalarında strateji ekibinde de yer alan isimlerden de biri. MHP’li Murat Başesgioğlu, Durmuş Yılmaz, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi isimlerin AKP kadroları tarafından yakın görüleceği aşikar olmasına rağmen MHP’nin görüşmelerde bu isimlere yer vermemesi, aksine Oktay Vural gibi AKP karşıtı görüşleri ile ön planda olan isimleri dahil etmesi görüşmelerde takınacağı tavrın belirtisiydi. Aslında iki partinin tabalarının da birbirine daha yakın olması başlangıçta bu koalisyon ihtimalini yükseltmesine rağmen, MHP’nin HDP’yi yok hükmünde görmesi ve çözüm süreci konusundaki net sert tavrı bu koalisyon üzerindeki en büyük engeller arasında. MHP’nin kampanya dönemindeki AKP karşıtı söylemlerinin yerini bile CHP ve HDP karşıtlığı almış durumda.
Koalisyon görüşme heyeti şifrelerine baktığımızda CHP’nin ilk koalisyon görüşmelerine ekonomi bürokrasisinde görevler üstlenen Faik Öztrak, Maliye Bakanlığı geçmişi olan  Akif Hamzaçebi, CHP'nin ekonomik vaatlerinin hazırlanmasında önemli rol üstlenene Selin Sayek Böke gibi ekonomi kurmayları ağırlıklı bir kadroyla girmesi aslında gelecek dönemde yapmak istedikleri ile ilgili bize bir mesaj veriyordu. Tıpkı HDP’nin AKP görüşme heyetini İmralı heyetindeki isimlerle karşılaması gibi.
AKP’nin CHP ile yaptığı ilk görüşmede iktisat profesörü Numan Kurtulmuş ve  Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz gibi isimlerin yanı sıra bir ara Murat Karayalçın başkanlığındaki SHP’nin İstanbul il başkanlığı yapan Ayşenur Bahçekapılı’nın bulunması da partilerin ortak nokta arama eğilimi olarak algılanabilir. Burada atlanmaması gereken önemli bir nokta da AKP’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Ankara Milletvekili Mücahit Aslan’ı görüşme heyetine dahil edilmesi ve yine AKP heyetinin öncü ismi Ömer Çelik’in AKP kuruluşundan itibaren Merkez Karar Yürütme Kurulu (MKYK) üyesi ve Erdoğan’a yakınlığı ile de bilinen bir isim olması. Nitekim Çelik’in 2. ön görüşme sonrası yaptığı “Öncelikle siyasi meseleler, sonraya ekonomik meseleler bırakılacak. Her birimizin konu başlıkları var. Örneğin yargıdan bahsediyoruz, biz ne mana yüklüyoruz, onlar ne mana yüklüyorlar.” açıklamaları bize koalisyon görüşmelerinin sadece Davutoğlu- Kılıçdaroğlu değil, Erdoğan onayından da geçeceğini net bir şekilde gösteriyor.

Kurultay arifesinde koalisyon

AKP ve CHP’nin kurultay arifesinde olmaları da koalisyon ihtimallerini değerlendirirken atlanmaması gereken bir nokta. Abdullah Gül’ün ve AKP’deki bir çok 3 dönemlik siyasetçinin yaklaşan kurultay ile farklı roller üstlenebileceği yüksek bir olasılık. Dolayısı ile Davutoğlu’nun hükümette olması parti içerisindeki gücünü devam ettirebilmesi açısından büyük bir önem taşıyor. CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da  yaklaşan kurultaya hükümet ortağı olarak girip girmeyecek olması kurultay dengeleri açısından yadsınamayacak bir önem taşıyor. Unutmamak gerekiyor ki, Davutoğlu partisini ilk kez tek başına iktidara getiremeyen bir lider, Kılıçdaroğlu da partisini iktidara taşıyamamış bir lider olarak parti tabanlarına bir başarı algısı oluşturmak durumundalar.
Nitekim, 2015 seçim sonuç değerlendirmelerini hatırlayacak olursak, Davutoğlu oy oranları ne olursa olsun seçimi birinci bitiren parti olduğu için kendini başarılı ilan etmişti. Erdoğan’ın parti üzerindeki etkisinin yadsınamaz olduğunu düşünecek olursak, koalisyon hükümetine çok da sıcak bakmadığını bildiğimiz Erdoğan’a rağmen kuracağı bir koalisyon Davutoğlu’na kendini parti tabanına karşı da ispat etme şansı verecektir.

Oy dağılımlarının bize gösterdiği

Konda’nın 18 Haziran’da seçim sonrası yayınladığı değerlendirme raporuna göre AKP hâlâ Türkiye geneline en dengeli yayılmış parti olarak devam ediyor ve CHP ve MHP, farklı yerleşim türlerinin ayrımında farklı uçları hâlâ temsil ediyor. Diğer bir deyişle CHP daha büyük yerleşimlerde, MHP ise daha küçük yerleşimlerde temsil edilmeye devam ediyor. Öyle ki, AKP ülke genelindeki 970 ilçenin 181’inde yüzde 60’ın üzerinde oy alırken, sadece 41 ilçede yüzde 10’un altında oy almıştır. CHP 970 ilçenin sadece 7’sinde yüzde 60’ın üzerinde, 262 ilçede ise yüzde 10’un altında oy almıştır. MHP  970 ilçenin hiçbirinde yüzde 60’ın üzerine oy alamamıştır ve 188 ilçede yüzde 10’un altında oy almıştır. HDP ise 970 ilçenin 88’inde yüzde 60’ın üzerinde oy almıştır ve 743’ünde yüzde 10’un üstünde oy alamamıştır.
Yine Konda’nın araştırmasına göre AKP’den kayan oylar önceki seçimde oy vermemiş olan seçmenin oyları oldu. AKP geçerli oyların yüzde 3,7’sine denk gelen 1,8 milyon oyun HDP’ye kaymasına engel olamadığı gibi, neredeyse bir o kadar oyu da MHP’ye kaptırmış görünüyor.

AKP seçim sonuçlarını okuyabiliyor mu?

Seçim kampanya döneminin bağıran AKP’sinde bir sakinleşme olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle parti başkanı Davutoğlu’nun üslubunda çok ciddi bir değişiklik başladığını gözlemlememiz hiç zor değil. Daha önce Erdoğan’ın “kötü bir kopyası” olma yolunda ilerleyen Davutoğlu seçim gecesi yaptığı konuşmasını ayrı tutacak olursak, seçim gecesinden itibaren ciddi bir  üslup değişikliğine giderek bağıran liderden konuşan lidere dönüşmeye, parti başkanı olmadan önceki Davutoğlu imajına dönmeye çalıştığını söylememiz mümkün.
Milletvekili aday tercihlerinde parti içerisinde yaşanan çok başlılık görüntüsü de en azından meclis başkanı adaylığı esnasında aleni bir şekilde yaşanmadı. Partinin 3. Dönem engeline takılan  önde gelen isimleri de bu dönemde partinin yıpranmasına meydan verecek hiçbir açıklamada bulunmuyorlar. Bu açıdan baktığımız zaman, AKP’nin seçim sonucu analizleri yapmış olabileceği ve bir takım taktiksel farklılıklar içerisine girmeye başladığını gözlemleyebiliyoruz.

HDP’nin uzun vadeli seçmen stratejisi: Ödünç oydan emanet oya

HDP’nin kullandığı “emanet oy” söylemi HDP’nin seçim sonuçlarını değerlendirme konusundaki bakış açılarını görmek açısından önem taşıyor. Sadece bu açıklama ile bile HDP’nin tıpkı kampanya sürecinde olduğu gibi siyasetin yeni dilini okumayı ve siyasete yeni bir dil kazandırdığını sürdürdüğünü söylememiz mümkün olacaktır.  HDP’nin Demirel’den başlayarak birçok partinin kullandığı “ödünç oy” kavramına farklı bir boyut getirerek “emanet oy” kavramını kullanması bile seçmenle kurmaya çalıştığı “yakınlaşma politikasının” bir ürünü olarak görmek mümkün.
Emanet almanın  beraberinde koruma-kollama içeren bir eylem olduğunu düşünecek olursak “emanet oy” kavramında “ödünç oy”dan farklı olarak seçmenin tercihine uzun vadeli bir sahiplenme söz konusu. Oysa, daha önce partilerin aldıkları “ödünç oylara” bu şekilde yaklaştığını görmediğimiz gibi seçmenler ile de bir gönül bağı kurmaktan uzak kaldıkları için bugün bu oyları rahatlıkla kaybettiklerini söylemek mümkün. Bu açıdan baktığımızda HDP’nin aldığı oyları uzun vadede elinde tutma bilinci / isteği olduğunu söyleyebiliriz. HDP’nin bu yaklaşımı, AKP’nin kaptırdığı oyları geri alma konusunda detaylı bir strateji kurgulaması gerektiği anlamına da geliyor elbette.

Eşitsizliğin sözcülüğünü HDP’ye kaptırmak

HDP’nin seçim başarısının temelinde “ötekileri” “Biz’leştirmek” olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi zaman zaman farklı söylemler kullansa da bugün hala halkın gözünde Cumhuriyet seçkinleri partisi algısını tam olarak kırabildiğini, halka ulaşabilen söylemleri kullanabildiğini söylemek zor.
2002 yılından itibaren AKP seçim kampanyalarına baktığımız zaman “ezilen sınıfların” sesi olma iddiasını görebiliriz. Sadece o dönem parti lideri olan Erdoğan’ın kullandığı söylemlerde değil, partinin şarkılarında, reklamlarında bu sınıflara yapılan göndermelerle doluydu. Oysa geçen zaman içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu sınıflarla olan ilişkilerinde farklılaşma başladı. Erdoğan ile aynı geçmişten geldiklerini düşünen varoşlarda yaşayan seçmen, Erdoğan saraya çıkarken kendisini “kentsel dönüşüm” korkusu içerisinde buldu. Ezilen sınıfların sesi olma iddiasındaki AKP ve “milletin adamı” sloganları ile Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan emekliye yapılacak prim ödemesini, asgari ücrete yapılacak artışı çok gören, ama 3. Havalimanı gibi asında bu sınıfların belki de hiç kullanamayacakları bir hizmeti göklere çıkaran bir parti haline gelmişti. Hikayeleri yabancılaşmıştı artık...
Konda’nın yayınladığı raporda AKP’ye oy veren seçmen profillerini incelediğimiz zaman “Toplumun yaklaşık yüzde 21’ini teşkil ettiğini düşündüğümüz alt gelir grubunda, 10 aylık süre çerçevesinde HDP oyu 19 puan artmış, AK Parti oyu ise 27 puan azalmıştır.” ifadesini de bu varsayımı doğrular nitelikte. Uzun süre AKP zaferlerinin arkasında yer alan alt gelir seviyesindeki seçmen grubunun AKP’den uzaklaştığını ve daha da önemlisi başka bir partiye kaydığını görüyoruz.
Bir dönem “ezilen sınıfların” sesi olarak oyun kurucusu olmaya soyunan AKP, bu sınıfları cesaretlendirmiş, sesini iktidara taşımıştı. Oysa, şimdi arenada yeni bir oyun kurucu beliriyor. Ve tıpkı CHP’nin ödünç oylarla kuramadığı gönül bağını, sahanın yeni oyuncusuna “emanet etme” riski ile karşı karşıya kalıyor.

Seçim öncesi yaratılacak algı

AKP’nin seçim sonuçlarının birçok nedeni var elbette. Seçim sonuçları ve AKP’nin seçim kampanyasında öncesi/süresince yaptığı hatalar başka bir yazı konusu. Fakat unutmamız gereken temel noktalardan biri AKP’nin aldığı seçim darbesini bertaraf edebilmesi için ciddi bir çalışma yapması gerekiyor. Kurulacak bir koalisyon bir takım hatalarını telafi etmesine ve partinin zaman kazandırmasına yarayabilir. Biliyoruz ki seçim döneminde psikoloji büyük bir önem taşır. Özellikle partililerin kampanya çalışmalarında kazanma fikri çalışma motivasyonunu artıran temel unsurlardan biridir. Partisinin kazanacağına inanan partili daha çok çalışmaya başlar. Oysa, kaybetme korkusuna giren partilerde çalışma motivasyonu da yerle bir olur. Diğer partinin “yine kazanacak” olması fikri parti içi disiplini bozar, huzursuzluk getirir ve sonuç olarak çalışmanın verimi de düşer.
Sonuç olarak, AKP seçim kararı almadan seçim atmosferini pozitife çevirmek, seçmenle zayıflamaya başlayan ilişkisini toparlamak, tek alternatifinin kendisi olduğuna, güçlü olanın kendisi olduğuna ve seçimi kazanacak partinin kendisi olacağına inandırmak durumundadır. Aksi takdirde kendileri açısından riskli bir seçim olacaktır.
*Aynı başlıklı yazı 23 Temmuz 2015 tarihinde T24 haber sitesinde yayınlanmıştır. http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/akp-erken-secimi-goze-alabilir-mi,12370

18 Eylül 2014 Perşembe

“MARJİNAL” POLEMİĞİ İLE HDP’Yİ YIPRATMAK MÜMKÜN MÜ?


Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının halen en çok tartışılan konularından birisi Selahattin Demirtaş’ın başarısı ve HDP’nin bu başarıyı 2015 Genel Seçimleri’ne taşınıp taşıyamayacağı sorusudur. Kısaca hatırlamak gerekirse, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş, “Yeni Yaşam Çağrısı” adını verdiği söylemini ilkeler üzerinden kurdu ve demokrasiye, adalete, barışa, gençlere, kadınlara, çevreye karşı bakışını hep bu ilkeler çerçevesinde açıklayarak HDP’ye yeni bir konumlandırma getirmişti.

Partinin yeni konumlanması ve Selahattin Demirtaş’ın seçim başarısı tartışılırken, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı  Cemil Bayık Vatan Gazetesi’nde Ruşen Çakır’a Cumhurbaşkanı seçim sonuçlarını değerlendirdi. Söyleşide kullandığı "HDP bazı marjinal yaklaşımlardan kendisini kurtarmalı” söylemi de birden gündeme düştü. Bayık, “Marjinal yaklaşımların” tam olarak açılımını yapmasa da, HDP içindeki "bazı sol grupları" ya da 'lezbiyen-gay örgütlerin varlığını" işaret ettiği yorumları yapıldı. Bu söylem bize 23 Ekim 2013’te BBC Türkçe’ye konuşan BDP TBMM Grubu üyesi Altan Tan’ın HDP eleştirilerini hatırlattı. Tan: "Bu işi yürüten arkadaşlarımız sadece marjinal solla sınırlı kaldılar Türkiye'de. Bu marjinal solun önemli bir kısmı da dinle, İslam'la barışık değil. Kürt İslamcılar da bunlara sıcak bakmıyor, Türkiyeli Müslümanlar da sıcak bakmıyor. Hatta liberal çevrelerle bile bu marjinal solun arası iyi değil.[1]" diyerek HDP Projesini eleştiriyordu. Daha sonrasında Tan, Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarından memnun kalmış olacak ki 11 Ağustos’ta Aljazeera’ya yeni açıklamalarda bulundu:  “Doğru aday, doğru Türkiyelilik perspektifi, yani sadece marjinal solu değil dindarları, demokratları, sol liberalleri kucaklayan bir çizgi Selahattin Demirtaş”  diyordu bu sefer Tan[2].  Fakat, bu röportajda dikkatimizi çeken yine “marjinal” kavramının kullanılmasıydı.


Yeni konumu ve söylemleri ile ciddi bir çıkış yakalayan HDP,  “marjinal” polemiği nedeniyle bir söylem değişikliğine gidebilir veya parti olarak yıpranabilir mi? Yoksa HDP, yeni konumlanması ile çıkış grafiğini 2015 seçimlerine de taşıyabilecek mi?

 Bu sorulara cevap verebilmek için biraz uluslar arası örneklere bakmak gerekiyor. “Yeni ve Yenilenme”, birçok farklı siyasi parti tarafından defalarca seçim sloganı olarak da kullanılmış ve başarısını kanıtlamış bir kavramdır. Örneğin, İngiliz İşçi Partisi 18 yıllık muhalefet döneminden sonra iktidarı “Yeni İşçi Partisi” sloganı ile Muhafazakâr Parti’den almayı başarmıştı.  Geç gelen bu başarıyı yeni bir strateji ve bu yeni stratejinin yansıması olan sloganlarına borçluydular. İngiliz İşçi Partisinin ortaya koyduğu “Yeni İşçi Partisi” stratejisinin başarısını Türkiye’de yakalayabilmek mümkün mü?

Unutmamak gerekiyor ki, "Yeni İşçi Partisi" sadece bir seçim sloganı değildi. 1979'daki seçim yenilgisinden sonra başkanlık koltuğuna oturan Neil Kinnock, partide bir reform hareketi başlatmıştı. Bu doğrultuda siyasi danışman Peter Mandelson'un da yardımıyla bazı imaj çalışmalarına da girişilmiş, hatta 1986 yılında kırmızı bayrak olan siyasi amblemin yerine de sosyal demokratların evrensel sembolü olan gül logosu kullanılmaya başlanmıştı. öalışmalar görevi devralan John Smith döneminde de sürdü ama 1994 yılında İşçi Partisi tarihinin en genç lideri Tony Blair'in görevi devralmasına kadar keskin bir başarı elde edilemedi. Seçimin kazanılması için köklü bir yenilenmeyi şart gören Blair, 1995'te parti tüzüğünde de değişikliğe giderek partinin eskiyle olan bağlarını da yeniden tanımladı. 

“Yeni İşçi Partisi, çünkü İngiltere daha iyisini hak ediyor” sözleriyle başladığı 1997 Seçim bildirisinde Blair, “Davamız basit: İngiltere daha iyi olabilir ve olmalı da” ifadesini kullanıyordu. Sözleri açık ve netti. İzleyecekleri politikanın her alanda yeni ve ayırt edici özellikleri olduğunu ve bu yeni yaklaşımların eski sol ve muhafazakâr sağdan farklı olduğunu söylüyordu. İşte tam da bu yüzden “Yeni İşçi Partisi”’nin “Yeni” olduğunu vurguluyordu.

Hazırlanan seçim bildirgesi de, bahsedilen “Yeni Parti” kavramına uygun yeni bir uslupla kaleme alınmıştı. İngiliz İşçi Partisi, son 18 yıl hakkında dürüst olmaları gerektiğini söylüyor ve bu süre içinde muhafazakârların bazı alanlarda doğru işler de yaptıklarını kabul edecek kadar cesur davranıyordu. Öte yandan, muhafazakârları eleştirmekten de geri kalmıyor; tutmadıkları sözlere, uyguladıkları yanlış politikalara da değinirken, madde madde kendi amaçlarını sıralıyorlardı. Kısaca, Muhafazakar Parti’nin yanlış yaptığı konularda değişikliğe gideceklerini ve nasıl gideceklerini anlatan kısaca seçmene güven telkin eden bir bildiriyle çıkmıştı seçmenin karşısına. Eğitim, vergi, ekonomik büyüme, işsizlik, sağlık, adalet, refah devleti, çevre, temiz siyaset ve dış ilişkiler konularındaki yenilikçi somut adımları kısaca anlatarak, neden “Yeni İşçi Partisi” dediklerini somutlaştırıyorlardı.

Tüm bu çalışmalar meyvesini verdi ve 18 yıl aradan sonra İşçi Partisi tarihindeki en genç liderin önderliğinde “Yeni İşçi Partisi” olarak iktidara gelmeyi başardı. İngiltere örneğinden yola çıkacak olursak, HDP’nin yeni konumlanması ile Türkiye’de başarı yakalama şansı olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa, farklı ağızlardan, farklı ortamlarda kullanılan “Marjinal” kavramının  ortaklığı HDP’de bir yıpranma yaratabilir mi?

Daha önce de söylediğimiz gibi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirtaş “Yeni Yaşam Çağrısı” söylemi ile birlikte “Demokratik Değişim, Barışçı Türkiye” sloganını beraber kullanmış, tüm etnik ve kimlikleri kucaklayan, ezilen sınıfların yanında olacağı vurgusu yapmıştır. Bildirgesinin çeşitli konu başlıkları altında yer alan, “Farklılıkların eşit ve gönüllü birlikteliği, tek mezhepçi olmayan anlayış, adalet, inanç özgürlüğü, barış” gibi düşüncelerinde de hep aynı ilkeleri savunan Demirtaş’ın, söylemindeki tutarlılığının aldığı seçim başarısında birebir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni söylemi ile klasik seçmeninin dışında, yeni bir seçmen kitlesine de ulaştığını aldığı oy oranlarından gözlemleyebiliyoruz.

HDP Eski Eşgenel Başkanı Ertuğrul Kürkçü’nün Radikal Gazetesi yazarı Ezgi Başaran’a verdiği röportajda, HDP'nin genişlemesinde politik ve muhalif her kesimi alacak bir tanım yapıldığını söylüyor ve "Bayık’ın Beyoğlu'ndaki marjinal gruplar" ifadesiyle sosyal-kültürel gönderme yapıldığını kaydediyor. Sözlerine “ben Manifestomuzdan ayrılmak için bir neden görmüyorum diye de ekliyor”[3]

Kürkçü’nün yaklaşımının doğru olduğunu söylememiz gerekiyor. Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “ezilen tüm sınıfların” yanında olacağını anlatmış ve LGBT, musevi, Ermeni, alevi vs. gibi azınlıklar hakkında açık açık konuşabilen bir lider olmuştur. Daha önceki seçimlerde farklı liderler tarafından  üstü kapalı olarak bahsedilse de hiçbir seçim kampanyasında bu kadar açık bir şekilde bu sınıfların adına vurgu yapıldığı görülmemişti. Bu açıklık, Demirtaş’ın “samimiyeti” konusunda seçmeni ikna eden önemli bir etken olmuştu.

Unutmamak gerekir ki, seçmen liderde samimiyet görmek ister. Liderin kullandığı söylemlerde yapacağı bir geri adım sadece o konuda değil, liderin  başka konularda da inandırıcılığında düşme yaratabiliyor. Çünkü seçmen, liderin imajını bir bütün olarak algılıyor. Demirtaş’ın, uzun yıllar sonra daha önce hiç oy alamadığı seçmenlerden oy almasının temel  nedeni kampanya boyunca söylemlerinde tutarlılık sağlaması ve cesurca söylemlerinin arkasında durmasıdır. Bu nedenle bundan sonra önemli olan “marjinal” olarak adlandırılan grup her kim olursa olsun “ezilen sınıfların savunuculuğuna” soyunan Demirtaş’ın bu grubun haklarını söz verdiği gibi savunmaya devam edip etmeyeceğidir. Demirtaş Cumurbaşkanlığı kampanyasında kullandığı söylemler için “bu bir risk ve biz bu riski alıyoruz” açıklaması HDP’nin geleceği açısından da önemlidir.

Bu anlamda HDP’nin “Yeni Yaşam Çağrısı” söylemine ne kadar sağdık kalacağı, HDP’nin önümüzdeki günlerdeki kaderini belirleyecek en temel etken olacaktır. Söylemlerinin sadece bir seçim dönemi propagandası değil, partinin siyasi çizgisi olduğuna seçmenleri ikna ettiği ölçüde başarı grafiği yükselecektir. Yakaladığı çıkışı sürdürebilmesi için yeni çizgisinden ayrılmadan, gündelik hayata somut şekilde dokunan çözüm odaklı bir siyaset sürdürmesi gerekiyor.

“Yenilenmek”, söylem olarak güçlü bir iddia. İngiliz İşçi Partisi İngiliz halkını yaptıkları sıkı bir çalışma ve atılan somut adımlardan sonra, “Yeni İşçi Partisi”nin sadece bir slogan değil, cesaret gerektiren yeni bir siyasi anlayışın sonucu olduğuna ikna edebilmişti. Yenilendiğini göstermek isteyen her siyasi parti de, “yeni konumunu” seçmenlerinin kafasında somutlaştırabilmek için aynı cesareti göstermek zorundadır. HDP yeni konumunu partinin sadece bir imaj çalışması değil, seçmenin ihtiyaçlarını anlamış, sorunlara somut projelerle çözüm üretebilen kısaca zamanın ruhunu yakalamış güçlü bir parti çalışmasının ilk adımı olduğunu seçmenine gösterebildiği doğrultuda çıkışını sürdürebilecektir.




*Bu yazı 3 Eylül tarihinde T24'te yayınlanmıştır. 
http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/marjinal-polemigi-ile-hdpyi-yipratmak-mumkun-mu,10079
[1] http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/10/131021_altan_tan_bdp.shtml
[3]http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/kandilin_bu_hissiyatini_asiri_bulsam_da_anliyorum-1208936

24 Ağustos 2014 Pazar

BAŞARISIZLIĞIN NEDENİ ÇATI ADAYI OLMAK DEĞİL


Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sona ermesi ile birlikte, alınan seçim sonuçları da tartışılmaya başlandı. “Bu sonuçlar Tayyip Erdoğan’ın başarısı mıydı, yoksa çatı adayının başarısızlığı mı?” “Çatı adayı doğru bir formül müydü?” “Selahattin Demirtaş’ın oy yükseltme sebepleri nelerdi?” Bunlar gibi birçok soru kamuoyunda tartışılmaya başlandı.

Kuşkusuz başarılı bir seçim kampanyası doğru bir strateji üzerine kurgulanmış birbirini tamamlayan /destekleyen bir iletişim çalışması bütündür. Oldukça uzun bir yazı dizisi çıkabilecek bu konuda bugün seçim sonrası en çok konuşulan konulardan biri “çatı aday formulü neden tutmadı?” sorusunu tartışmak istedim.

Çatı Aday Formulü Ölü mü Doğdu?

Ortak çatı adayı, projesi daha başından itibaren birçok risk içeren bir hamleydi. Partilerin kendi güçlerinden emin olmadığı anlamına geldiği için seçmen karşısında zayıf bir imaj çizmeleri ve bu imajın oy verme motivasyonu oluşturamadığı da doğruydu. Farklı partilerin adayın kampanyasında ne derecede, ne şekilde yer alacağının net olarak belirlenememesinin yetki karmaşası doğurduğu da aşikardı. Bu nedenle, diğer iki aday partilerinin tüm örgütlerince sahiplenilmiş ve aksamadan çalışma yapılırken, İhsanoğlu’nun tüm partilerin adayı olduğu ama hiçbir partinin adayı olamadığı da doğrudur. Ama bunlar kolayca aşılabilecek sorunlardı.  Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçim kazanamamasının temel nedenleri bunlar değil, çatı adayı olması da değil, konumlandırılmasının doğru yapılamaması, söylemlerinin doğru oturtulamamasıdır

Adayın Tanınmaması Avantaj Olabilirdi

Kampanyaya başlangıcında adayın tanınmamasının bir takım dezavantajları oluşturuyordu. Ama adayın tanınmıyor olması, adayın konumlandırılmasını ve söylemlerini sıfırdan oluşturma imkanı veriyordu. Demirtaş’ın üzerinde varolan imajını kampanya döneminde ne denli dönüştürdüğüne bakılacak olursa, sıfırdan bir adayı konumlandırılabilmek bu anlamda çok daha kolaydı. Kapsamlı bir araştırma ve veri analizi yaparak aday için en doğru konumlandırma bulunabilir, kampanya söylemleri bu doğrultuda oluşturulabilir ve adayın çok hızlı bir ivme alması sağlanabilirdi. Oysa, kampanya süresince İhsanoğlu’nun konumlandırılması doğru yapılamamış, verdiği mesajlar karışıklık içermiş ve etkili olamamıştır.  

Adayın Söyleminin Seçmenle Yakınlık Kurabilmesi Şarttır.

İhsanoğlu’nun çatı adayı seçilmesinin en temel etkenlerinden birinin İhsanoğlu’nun da muhafazakar bir insan olması ve bu özelliği ile AKP seçmeninden de oy alma potansiyeli olduğunun düşünülmesi olduğu aşikar. Kampanyanın başladığı ilk günden itibaren, adayın konumlandırılmasında ve söylemlerinde ağırlıklı olarak sağ söylemlere yer verilmesinin ana nedeni de buydu. Oysa kampanya ekibinin gözden kaçırdığı çok temel bir nokta vardı: Seçmenlerin Erdoğan’a oy vermesinin tek nedeni dindar olması değildi. Seçmenlerin gözünde AKP’lileri ve Erdoğan’ı en değerli kılan unsurlardan biri bir dönemin dışlanan sınıfının bugün iktidar olmasıydı. Toplumsal dinamikleri doğru analiz etmeden kampanya söylemi oluşturmak hataya götüren temel nedenlerden biriydi. 
Nüfusun coğrafi dağılımına bakacak olursak şehir nüfusunun giderek artığını ve bu artışı sağlayan özellikle gecekondu nüfusunun yaşadığı dışlanmışlık hissiyatının sadece dinsel değil, sınıfsal olarak açıklanabilecek bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, Erdoğan’ın seçim kampanyalarında seçmene sunduğu dünyanın çıkış noktası sadece muhafazarlık değil, aynı zamanda “ezilmiş sınıfın iktidarı” olgusuydu. Din de zaten bu yaşam tarzının ortak referansı olarak karşımıza çıkıyordu.

Demirtaş’ın kampanyasında da “sınıf mücadelesi” açıkca görülebilen bir olguydu. Bu söylemlerin seçmende karşılık bulmasının nedeni sadece Demirtaş’ın hayatının ve hikayesinin uygun olması değil, “Yeni Yaşam Çağrısı” adını verdiği bildirgesinin çeşitli konu başlıkları altında “ezilen sınıfların” yanında olacağı anlatılması ve Demirtaş’ın her fırsatta üstüne basarak net bir şekilde bu konuya vurgu yapmasından kaynaklanmaktadır.

 İhsanoğlu’nun kampanyasındaki konulandırılması ve söylemleri, bu sınıfın temsiliyetine uzak duruyordu. Muhafazakarlığına dikkat çekmek için kampanya başlangıç konuşmasına Fatiha suresi ile başlansa da, Çırağan Sarayı’nda yapılan toplantı sembolik olarak adayı bu sınıflardan uzaklaştırıyor, hal böyle olunca ”Ekmek için Ekmeleddin” sloganı da populist bir söylem olarak anlaşılıyor, karşılığını bulamıyordu. Kampanya süresince seçmenle ortak kültürel kod yaratılmaya çalışılmıyor, din üzerinden bu bağın oluşması sağlanmaya çalışılıyordu. Bu nedenle basın toplantıları besmele ile açılıyor, her fırsatta adayın muhafazakarlığına vurgu yapılıyordu. Oysa, seçmenin adaya empati duyabilmesi için, ortak kültürel noktaları yakalayamaya ihtiyacı vardır. Adayla ortak bir dünyayı paylaşabileceğini hissetmesi gerekir. Aday geçmişi itibari ile bu sınıfa dahil olmayabilir. Ama yapılması gereken adayın tüm söylemlerinde bu sınıfların hassasiyetleri gözönüne alınmalı ve onlara kendilerini rahat hissedebilecekleri, güvenebilecekleri bir ortam yaratılmalıydı. Oysa, İhsanoğlu’nun söylemleri sınıfsal bir içerik içermiyordu. Bu sınıfların dertlerine, önceliklerine ilişkin net bir söylemi yoktu.  
Adayın milliyetçilik tabanı ile ilişki kurabilmesi adına sürekli tekrarlanan Mehmet Akif ile aile dostluğu, CHP tabanını hoş tutmak adına anlatılan adayın uzun yıllar sürdürdüğü üst düzey görevler, profesör olması gibi unsurlar, seçmene adayla nasıl farklı dünyanın insanları olduklarını gösteriyordu tekrar ve tekrar. Anlatılan hayat tamamıyla farklı bir yaşam tarzıydı ve bu farklılık içinde adayın dindarlığı da ortak bir referans olamıyor, aday seçmene ulaşmakta zorluk çekiyordu. Tam da bu nedenle Erdoğan rakibine “monşer” diyor, adayın seçmeni asla anlayamacağına dikkat çekmek istiyordu. Oysa Erdoğan, her ne kadar artık o sınıfa dahil olmasa da, o sınıfın kültürel kodları ile yoğurulmuş, o sınıfın dünyasından çıkmış bir liderdi. O sınıfın hayallerinin gerçekleşmesiydi ve hala söylemlerini bunun üzerinde kuruyor, kendini “ezilen sınıfın başkaldırısı” olarak konumlandırmaya devam ediyordu. Tıpkı kendisi için hazırlanan “Dombra” şarkısının sözlerinde olduğu gibi:

Ezilenlerin gür sesidir o
Suskun dünyanın hür sesidir o
Göründüğü gibi olan
Gücünü milletten alan
Recep Tayyip Erdoğan

Halkın adamı Hak’kın aşığı
O milyonların umut ışığı
Mazlumlara sırdaş olan
Gariplere yoldaş olan
Recep Tayyip Erdoğan

Kullanılan sloganlara baktığımız zaman da adayların farklı yaklaşımları açık açık gözlemlenebilmektedir. Erdoğan’ın senelerdir kullandığı “Milletin adamı” “Milli İrade, Milli Güç” gibi sloganlar da Erdoğan’ın kendisini  “seçmenin bir izdüşümü” olarak konumlandırması stratejisinin bir parçasıdır. Oysa, İhsanoğlu’nun son aşamada özellikle billboard’larda sıkça kullandığı “Türkiye’nin Gururu” sloganı İhsanoğlu’nu henüz tam tanıyamamış, kafasında oturtamamış seçmende soru işareti oluşturmuştur.  Ama daha da önemlisi Erdoğan’ın “millet”, “milli” vurgularının aksine İhsanoğlu’nun kullandığı “Türkiye’nin Gururu” sloganı daha üst yapıyı işaret ediyor, seçmenden uzaklaşıyordu.

Sonuç olarak, adayın sadece muhafazakar olması yeterli değil, geliştirdiği söyleminin kültürel kodlar ve sınıfı itibari ile de seçmende yakınlık kurabilecek niteliklere sahip olması gerekiyordu. Oysa, İhsanoğlu’nun kampanya süresince kullanılan dini referanslar adayı CHP seçmeni ile, Mısır’da doğması vs. polemiği MHP seçmeni ile arasına mesafe koyarken, kültürel kod farklılıkların sürekli vurgulanma nedeni ile de alt/orta sağ seçmene ulaşılmakta zorluk çekilmiştir.

Seçmenin Gönlünde Genç, Dinamik Lider

Liderin genç, dinamik olması dünyanın her yerinde seçmenler tarafından ilgi gören bir ayrıcalıktır. Aday ne kadar dinamikse, seçmenin bilinçaltında o kadar çalışabileceği imajı oluşur. Dolayısı ile kampanya ekipleri adaylarının her türlü fiziksel özellikleri ile de üstünlük sağlayabilmek için taktikler geliştirirler. Örneğin, ABD 2008 seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Mc Cain karşısında Obama gençlik kozunu çok başarılı bir hamle ile kullanmıştır.

Türkiye’de seçmen yaş ortalamasını dikkate alacak olursak liderin genç yaşı bir önemli avantaj olarak karşımıza çıkabilir. Bu anlamda Selahattin Demirtaş’ın en genç aday olması, doğal olarak yaydığı enerji seçmenlerin, özellikle genç seçmenlerin, ilgisini çekmeyi başardı. Gençlik unsurunun önemini farkeden Erdoğan’ın kampanya ekibi, gençliğin hemen yan açılımı olan “dinamiklik” üzerine dikkat çekmeye çalıştılar. Erdoğan’ın zaten gün içi performansı aşikardı. Katıldığı miting programları vs. ile tempo kaldırabilen, dinamik bir başkan imajı çiziyordu. Ama ekip bununla da yetinmeyerek Erdoğan’ı futbol maçına çıkararak fiziki üstünlüğünü göstermeyi başardı. Futbol maçı sadece fiziki performansına değil, Erdoğan’ın geçmişine de gönderme yaptığı için seçmen tarafından yadırganmayan bir etkinlikti. 

Oysa İhsanoğlu’nun kampanyası bu noktayı tamamen gözardı etmiş gözüküyordu ki, kampanya süresince hiç bir hamle yapılmadı. Hatta posterlerinde kullanılan kucağında Ayşe Bebek’le verdiği poz, yaşını iyice belirgin kılıyordu. Halbuki gençlerin içinde bulunduğu dinamik pozlar kullanılsa, bir takım etkinlikler düzenlenseydi, en azından adayın tempo kaldırabilen bir lider olabileceği gösterilebilirdi.


Seçmenin Gönlünde Güçlü, Cesur, Yenilikçi Lider

 Erdoğan’ın “Vizyon Belgesi” adı verilen kampanya söylemi “Yeni Türkiye”, “Değişimin Lideri”, “Milli İrade, Milli Güç”, “Türkiye’nin Gücüne Güç Katıyorum” gibi bir seri sloganla desteklendi. Sloganların ortak noktası “cürretkar olmaları” ve “güç” vurgusu yapmalarıydı. Farklı zamanlarda yaptığımız anket çalışmalarında net olarak gördüğümüz sonuçlardan biri Türk seçmeninin cürretkarlığı sevmesi, gücü sevmesi ve liderlerinin güçlü olmasını, büyük vaat vermesini istemeleriydi. Bu anlamda, bir yandan ilk kez Erdoğan hükümeti döneminde gerçekleşen icraatlerle gelişen Türkiye’den bahsedilerek  Erdoğan’ın yenilikçi karakterinin altı çiziliyor, bir yandan da daha da gelişme, daha da büyüme ve daha da güçlenme vurgusu yapılarak cesur ve güçlü lider portresi pekiştiriliyordu. Yapılan tüm eleştirileri  “Komplo”, “Paralel Devlet” olarak tanımlayan Erdoğan, altını çizdiği Yeni Türkiye söyleminde bu yapılarla savaş ilan ediyor ve bu yaklaşımıyla da bir güç gösterisinde bulunuyordu.

Demirtaş “Yeni Yaşam Çağrısı” söylemini ve Demokratik Değişim, Barışçı Türkiye” sloganı  ile birleştirdi. Demokrasiyi “Radikal Demokrasi” olarak tanımlayacak kadar cesur bir çıkış yapan Demirtaş kampanya süresince “Türkiyelileşme” projesine vurgu yapan, tüm dinsel ve etnik kimlikleri kucaklayan, LGBT, musevi, Ermeni, alevi vs. gibi azınlılar hakkında açık açık konuşabilen bir lider portresi çizmiştir. Bu anlamda söylemlerinin “cüretkar” olduğunu söyleyebiliriz.  Daha önce üstü kapalı olarak bahsedilse, de hiçbir seçim kampanyasında bu kadar açık bir şekilde bu sınıfların adına vurgu yapıldığı görülmemişti. Bu anlamda hem cesur, hem de Yeni Yaşam Çağrısı ile yenilikçi bir lider portresi çizmeyi başarmıştır.

Bir yandan Erdoğan’ın “Büyük Türkiye Projesi”, diğer yandan Demirtaş’ın “Radikal Demokrasi” önerisi yanında İhsanoğlu’nun “Sevgi ekmek için, birlik ekmek için, dirlik ekmek için, ekmek için Ekmeleddin” gibi sloganla çıkış yapması ılıman fakat heyecan yaratmayan, seçmeni motive etmeyen daha düşük profil kalmıştır. Adayın söylemlerinin net bir hedef kitlesi olmaması ve kampanya süresince her kesimden oy almak adına yumuşak geçişler yapması adayı beyefendi göstermiş ama yeterince güçlü göstermemiştir.

Adayın Mesajlarının Net ve Tutarlı Olması

Kampanya süresince Erdoğan’ın mesajı açık ve netti. Kendi iktidar süresince Türkiye’nin kattettiği aşamalar anlatılıyor ve bu başarının büyümesi vaat ediliyordu. Bu kurgu zaten Erdoğan’ın 2007 ve 2011 Genel seçimlerinde de kullandığı, seçmenin alışık olduğu bir stratejiydi.

Demirtaş “Yeni Yaşam Çağrısı” adını verdiği söylemini ilkeler üzerinden kurmuş ve demokrasiye, adalete, barışa, gence, kadına, yeşile karşı bakışını hep bu ilkeler çerçevesinde açıklayarak tutarlı bir söylem geliştirmeyi başarmıştır. Bildirgesinin çeşitli konu başlıkları altında yer alan, “Farklılıkların eşit ve gönüllü birlikteliği, tek mezhepçi olmayan anlayış, adalet, inanç özgürlüğü, barış” gibi düşüncelerinde de hep aynı ilkeleri savunmuş, vermek istediği mesajın seçmende net olarak oturmasını sağlamıştır.

İhsanoğlu’nun ortak çatı adayı olarak oturtmaya çalıştığı söylemde ve vermeye çalıştığı mesajlarda ise bir karışıklık oluşmuştur. Bir yandan Cumhurbaşkanlığı’nın icra makamı olmadığını vurgularken diğer yandan “ekmek” vurgusu gündelik yaşam mücadelesine gönderme yapması siyasi konumlandırılmasında karışıklık yarattı. Gazetelerde yayınlanan insert’lerinde 10 maddelik “Ekmel Hoca’nın vizyonunda ne var?” bölümünün altında hem vatandaşlar arasında yaşanan ayrımcılığın son bulmasından, özgürlüklerin korunmasından vs. bahsedilirken bir yandan da kredi ve kredi kartları borçlarını sıfırlamaktan bahsetmesi “Cumhurbaşkanlığı icra makamı değildir” söylemi ile çakışmış, seçmende karışıklık yaratmıştır.  

İhsanoğlu’nun 10 maddelik vizyon projesini “Ülkemizin tüm mega projelerini, iktidar ve muhalefetin el ele kutlayacağı, ortak sevinç yaşayacağı bir Türkiye inşa etmek” maddesiyle bitirmesi kafa karışıklığını iyice artırmıştır. Mega projeler daha once AKP’nin kampanyalarında da kullandığı en temel söylemlerinden biridir. Yeni Türkiye’de halihazırda kullandıkları slogan iken Türkiye inşa etmek söylemi İhsanoğlu’nun kampanya söylemleriyle uyuşmamakla kalmamış, rakibine gönderme yapmıştır. “Birlik, beraberlik” vurgusu nedeni ile Demirtaş ile çıkış noktalarının benzerlik göstermesine rağmen Demirtaş’ın söylemlerinin ses getirmesi, İhsanoğlu’nun getirememesi bu karışıklığın bir sonucur. Bu anlamda kendi adaylarından duymayı bekledikleri sol söylemleri Demirtaş’tan duyan bir kısım CHP seçmeninin  de oy verme motivasyonun düşmesi çok şaşırtıcı değildir.

“Yorumlayan Toplumlar” isimli algılama teorileri üzerine yazdığım Fransa’da Editions Universitaires Européennes Yayınevi'nden basılan kitabımda da bahsettiğim üzere bütünlük oluşturamayan söylemlerin algı oluşturma ihtimali son derece zordur. Rakiplerinden farklılaşamayan söylemlerin farkındalık yaratması mümkün değildir. İhsanoğlu’nun söylemleri bütünlük içermediği ve farklılaşma yakalayamadığı için seçmene ulaşmamıştır. Tabii kendisini anlatamamasının ve seçmene ulaşamamasının bir sebebi de daha önceki yazımda da bahsetmişim olduğum adayın hiç miting yapmamasının ve sadece belirli TV programları ile sınırlı kalmasının da payı büyüktür. (Bkz. Erdoğan Neden İl İl Gezerek Mitingler Yaptı)

Sonuç olarak, İhsanoğlu’nun seçim sonuçlarının tek nedeni çatı adayı olması değil, konumlandırılmasının doğru yapılamaması, söylemlerinin doğru oturtulamamasıdır. Seçmen eskiden olduğu gibi demografik özellikleri itibariyle büyük bir grubun parçası değil, bulunduğu sınıfı, düşünce yapısı, davranış modelleriyle daha küçük grupların parçasıdır. Seçmenlerin düşünme yapısını anlamadan konumlandırılan adayın seçmene ulaşma imkanı da yoktur. Adayınız kim olursa olsun, seçmenin homojen bir bütün olarak kabul edildiği, farklılıklarının gözardı edildiği bir kampanyanın asla başarıya ulaşma şansı yoktur. 
--------
*Bu yazı 16 Ağustos 2014 tarihinde T24'te yayınlanmıştır.  
http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/basarisizligin-nedeni-cati-adayi-olmak-degil,9957