MHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2015 Perşembe

AKP ERKEN SEÇİMİ GÖZE ALABİLİR Mİ?*

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarının alındığı an itibari ile konuşulan temel konu koalisyon ihtimalleri ve tabii erken seçim olasılığı. AKP (21 Temmuz) CHP ile 2. tur öncesi ön görüşme yaptı.  Görüşme sonrası yapılan açıklamalarda çizilen yol haritası açıklandı.
Görüşmelerin tamamlanmasının 10-15 günlük bir süreç olacağını da belirten Ömer Çelik, mutabık olunduğu takdirde, genel başkanlara sunum yapılacağını da belirtti. Çelik’in “Mutabık olunduğu takdirde” ifadesi ile genel başkanların üzerinden bir süreliğine de olsa spotların uzaklaşmasını sağlayarak dikkatleri parti heyetlerine çekmiş olacağı aşikar. Bu sayede, ilk aşamada anlaşmazlık olması durumunda sadece genel başkanlar değil, parti heyetleri de sorumluluk paylaşmış olacak gibi gözükse de süreç boyunca liderlerin kontrolünde ayrıntılara inileceğinin, istikşafi görüşmelerde tıkanma yaşanması halinde de liderlerin devreye gireceği üzerinde anlaşılması da koalisyonun ana aktörünün parti liderleri olacağını bize gösteriyor.
Meclis Başkanlığı seçimleri sırasında MHP’nin aldığı net tavır AKP’nin koalisyon pazarlıkları sürecinde elini kuvvetlendiren nedenlerden biri olduğunu biliyoruz. HDP’nin dahil olduğu her türlü oluşuma karşı çıkan MHP, bu tutumu ile erken seçim istemeyen partileri AKP ile koalisyona mecbur bıraktı. CHP koalisyon ilkelerini 14 maddede özetleyerek AKP ile koalisyon heyetlerin kurulması fikrinde hem fikir olurken, HDP’nin de erken seçime gitmeden AKP ile son görüşme talebi olduğunu biliyoruz.
Ömer Çelik bugün yaptığı açıklamada “Bir hükümet ortaklığını gerçekleşmesi de erken seçim ihtimali de yarı yarıyadır” açıklaması ile erken seçim olasılığının da altını çizmeyi ihmal etmedi.  Erken seçim ihtimalleri AKP’nin pazarlık gücünü artırmak için yaptığı bir manevra mı yoksa koalisyon ilkelerinde anlaşamayarak erken seçime gitme riskini göze alabilir mi?

İlk Başarı: Meclis Başkanı

1 Temmuz günü sona eren meclis başkanlığı seçiminin AKP’nin kazanmasını şüphesiz ki AKP açısından büyük bir başarı olarak değerlendirebiliriz. Bu başarının tek nedeni sadece meclis Başkanını kendi partisinden seçilmiş olması da değil. Meclis Başkanlığı seçimlerini kazanması AK Parti açısından büyük bir algı yönetimi operasyonun ilk ayaklarından biri olduğunu söyleyebiliriz.
Seçim gecesinden itibaren toplumun % 60’ının desteğini kaybettiği söylemleri AKP’yi ilk kez “yenilgi” olgusu ile karşı karşıya getirmişti. “Yenilgi” 2002 seçimlerinden itibaren tek başına iktidar olan ve her seçimi kazanmayı başaran parti yönetimi için de, oy veren seçmeni için de alışık olmadıkları, yeni bir olguydu. “Kazanan parti” algısını alışkanlık haline getiren AKP’nin bu algısının yıkılma emaresiydi. Dokunulmaz olanın dokunulabileceği anlamına geliyordu.
Sebebi ne olursa olsun, kampanya başlangıcında kendi koydukları hedefin yüksekliğine ulaşamamaları da olsa, oy oranlarında yaşanan düşme veya ilk kez tek başına iktidarı kaybetmesi de olsa AKP ilk kez bir seçimden “başarısızlık”, “yenilgi” gibi farklı algılarla çıktı. Bu nedenle özellikle kazanan adaya, partiye oy vermeyi seven seçmen nezdinde partinin bundan sonra atacağı adımlar çok önemliydi.
Meclis Başkanlığı seçimleri bu açıdan çok kritik bir dönemde kazanılmış büyük bir başarıdır. Partisinin artık tamamen bağımsız değil, kaderinin diğer partilerle de bağlantılı olduğunu düşünmeye başlayan seçmenine %60’ın karşısında da kazanacakları göstermeleri açısından büyük bir önem taşımaktadır. %40’ın %60 karşısında aldığı bu ilk başarı seçmen nezdinde AKP’yi avantajlı bir duruma getirdiğini söyleyebiliriz.
Meclis Başkanı'nın seçilme şekli de bu başarı açısından önemlidir. Seçim öncesi çeşitli internet sitelerinde, sosyal medyada AKP’nin çeşitli strateji oyunları ile başkanlığı kazanmayı planladığı yazılsa da AKP’ye başarısını kazandıran temel neden muhalefet partilerinin birleşememesi olmuştur. Sadece kendi adaylarını destekleyen AKP son turda meclis başkanlığını kazanmıştır. Bu duruş ilerleyen günlerde ve bir sonraki seçimde AKP söylemi ve seçmen algısını yönetme açısından da önemli olacaktır. Erdoğan’ın ilk kez 2009 Yerel seçimleri esnasında kullandığı, 2015 Genel seçimlerinde de sık sık kullandığı “beraber koyun güdememe” metaforunu muhalefet partileri terse çevirme şansını kaybetmişlerdir. Bir araya gelemeyen muhalefet %60’ına sahip olsa bile meclis başkanlığını kaptırmış, AKP’ye oy veren seçmen de ne olursa olsun “kazanan” bir AKP görmüştür.

Koalisyon görüşme heyetleri

AKP, MHP ile görüşmelere MHP ile diyalog kurabileceğine inanılan Mahir Ünal ve Haluk İpek’i dahil etti. Mahir Ünal 2004 seçimlerinden itibaren AKP seçim kampanyalarında strateji ekibinde de yer alan isimlerden de biri. MHP’li Murat Başesgioğlu, Durmuş Yılmaz, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi isimlerin AKP kadroları tarafından yakın görüleceği aşikar olmasına rağmen MHP’nin görüşmelerde bu isimlere yer vermemesi, aksine Oktay Vural gibi AKP karşıtı görüşleri ile ön planda olan isimleri dahil etmesi görüşmelerde takınacağı tavrın belirtisiydi. Aslında iki partinin tabalarının da birbirine daha yakın olması başlangıçta bu koalisyon ihtimalini yükseltmesine rağmen, MHP’nin HDP’yi yok hükmünde görmesi ve çözüm süreci konusundaki net sert tavrı bu koalisyon üzerindeki en büyük engeller arasında. MHP’nin kampanya dönemindeki AKP karşıtı söylemlerinin yerini bile CHP ve HDP karşıtlığı almış durumda.
Koalisyon görüşme heyeti şifrelerine baktığımızda CHP’nin ilk koalisyon görüşmelerine ekonomi bürokrasisinde görevler üstlenen Faik Öztrak, Maliye Bakanlığı geçmişi olan  Akif Hamzaçebi, CHP'nin ekonomik vaatlerinin hazırlanmasında önemli rol üstlenene Selin Sayek Böke gibi ekonomi kurmayları ağırlıklı bir kadroyla girmesi aslında gelecek dönemde yapmak istedikleri ile ilgili bize bir mesaj veriyordu. Tıpkı HDP’nin AKP görüşme heyetini İmralı heyetindeki isimlerle karşılaması gibi.
AKP’nin CHP ile yaptığı ilk görüşmede iktisat profesörü Numan Kurtulmuş ve  Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz gibi isimlerin yanı sıra bir ara Murat Karayalçın başkanlığındaki SHP’nin İstanbul il başkanlığı yapan Ayşenur Bahçekapılı’nın bulunması da partilerin ortak nokta arama eğilimi olarak algılanabilir. Burada atlanmaması gereken önemli bir nokta da AKP’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Ankara Milletvekili Mücahit Aslan’ı görüşme heyetine dahil edilmesi ve yine AKP heyetinin öncü ismi Ömer Çelik’in AKP kuruluşundan itibaren Merkez Karar Yürütme Kurulu (MKYK) üyesi ve Erdoğan’a yakınlığı ile de bilinen bir isim olması. Nitekim Çelik’in 2. ön görüşme sonrası yaptığı “Öncelikle siyasi meseleler, sonraya ekonomik meseleler bırakılacak. Her birimizin konu başlıkları var. Örneğin yargıdan bahsediyoruz, biz ne mana yüklüyoruz, onlar ne mana yüklüyorlar.” açıklamaları bize koalisyon görüşmelerinin sadece Davutoğlu- Kılıçdaroğlu değil, Erdoğan onayından da geçeceğini net bir şekilde gösteriyor.

Kurultay arifesinde koalisyon

AKP ve CHP’nin kurultay arifesinde olmaları da koalisyon ihtimallerini değerlendirirken atlanmaması gereken bir nokta. Abdullah Gül’ün ve AKP’deki bir çok 3 dönemlik siyasetçinin yaklaşan kurultay ile farklı roller üstlenebileceği yüksek bir olasılık. Dolayısı ile Davutoğlu’nun hükümette olması parti içerisindeki gücünü devam ettirebilmesi açısından büyük bir önem taşıyor. CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da  yaklaşan kurultaya hükümet ortağı olarak girip girmeyecek olması kurultay dengeleri açısından yadsınamayacak bir önem taşıyor. Unutmamak gerekiyor ki, Davutoğlu partisini ilk kez tek başına iktidara getiremeyen bir lider, Kılıçdaroğlu da partisini iktidara taşıyamamış bir lider olarak parti tabanlarına bir başarı algısı oluşturmak durumundalar.
Nitekim, 2015 seçim sonuç değerlendirmelerini hatırlayacak olursak, Davutoğlu oy oranları ne olursa olsun seçimi birinci bitiren parti olduğu için kendini başarılı ilan etmişti. Erdoğan’ın parti üzerindeki etkisinin yadsınamaz olduğunu düşünecek olursak, koalisyon hükümetine çok da sıcak bakmadığını bildiğimiz Erdoğan’a rağmen kuracağı bir koalisyon Davutoğlu’na kendini parti tabanına karşı da ispat etme şansı verecektir.

Oy dağılımlarının bize gösterdiği

Konda’nın 18 Haziran’da seçim sonrası yayınladığı değerlendirme raporuna göre AKP hâlâ Türkiye geneline en dengeli yayılmış parti olarak devam ediyor ve CHP ve MHP, farklı yerleşim türlerinin ayrımında farklı uçları hâlâ temsil ediyor. Diğer bir deyişle CHP daha büyük yerleşimlerde, MHP ise daha küçük yerleşimlerde temsil edilmeye devam ediyor. Öyle ki, AKP ülke genelindeki 970 ilçenin 181’inde yüzde 60’ın üzerinde oy alırken, sadece 41 ilçede yüzde 10’un altında oy almıştır. CHP 970 ilçenin sadece 7’sinde yüzde 60’ın üzerinde, 262 ilçede ise yüzde 10’un altında oy almıştır. MHP  970 ilçenin hiçbirinde yüzde 60’ın üzerine oy alamamıştır ve 188 ilçede yüzde 10’un altında oy almıştır. HDP ise 970 ilçenin 88’inde yüzde 60’ın üzerinde oy almıştır ve 743’ünde yüzde 10’un üstünde oy alamamıştır.
Yine Konda’nın araştırmasına göre AKP’den kayan oylar önceki seçimde oy vermemiş olan seçmenin oyları oldu. AKP geçerli oyların yüzde 3,7’sine denk gelen 1,8 milyon oyun HDP’ye kaymasına engel olamadığı gibi, neredeyse bir o kadar oyu da MHP’ye kaptırmış görünüyor.

AKP seçim sonuçlarını okuyabiliyor mu?

Seçim kampanya döneminin bağıran AKP’sinde bir sakinleşme olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle parti başkanı Davutoğlu’nun üslubunda çok ciddi bir değişiklik başladığını gözlemlememiz hiç zor değil. Daha önce Erdoğan’ın “kötü bir kopyası” olma yolunda ilerleyen Davutoğlu seçim gecesi yaptığı konuşmasını ayrı tutacak olursak, seçim gecesinden itibaren ciddi bir  üslup değişikliğine giderek bağıran liderden konuşan lidere dönüşmeye, parti başkanı olmadan önceki Davutoğlu imajına dönmeye çalıştığını söylememiz mümkün.
Milletvekili aday tercihlerinde parti içerisinde yaşanan çok başlılık görüntüsü de en azından meclis başkanı adaylığı esnasında aleni bir şekilde yaşanmadı. Partinin 3. Dönem engeline takılan  önde gelen isimleri de bu dönemde partinin yıpranmasına meydan verecek hiçbir açıklamada bulunmuyorlar. Bu açıdan baktığımız zaman, AKP’nin seçim sonucu analizleri yapmış olabileceği ve bir takım taktiksel farklılıklar içerisine girmeye başladığını gözlemleyebiliyoruz.

HDP’nin uzun vadeli seçmen stratejisi: Ödünç oydan emanet oya

HDP’nin kullandığı “emanet oy” söylemi HDP’nin seçim sonuçlarını değerlendirme konusundaki bakış açılarını görmek açısından önem taşıyor. Sadece bu açıklama ile bile HDP’nin tıpkı kampanya sürecinde olduğu gibi siyasetin yeni dilini okumayı ve siyasete yeni bir dil kazandırdığını sürdürdüğünü söylememiz mümkün olacaktır.  HDP’nin Demirel’den başlayarak birçok partinin kullandığı “ödünç oy” kavramına farklı bir boyut getirerek “emanet oy” kavramını kullanması bile seçmenle kurmaya çalıştığı “yakınlaşma politikasının” bir ürünü olarak görmek mümkün.
Emanet almanın  beraberinde koruma-kollama içeren bir eylem olduğunu düşünecek olursak “emanet oy” kavramında “ödünç oy”dan farklı olarak seçmenin tercihine uzun vadeli bir sahiplenme söz konusu. Oysa, daha önce partilerin aldıkları “ödünç oylara” bu şekilde yaklaştığını görmediğimiz gibi seçmenler ile de bir gönül bağı kurmaktan uzak kaldıkları için bugün bu oyları rahatlıkla kaybettiklerini söylemek mümkün. Bu açıdan baktığımızda HDP’nin aldığı oyları uzun vadede elinde tutma bilinci / isteği olduğunu söyleyebiliriz. HDP’nin bu yaklaşımı, AKP’nin kaptırdığı oyları geri alma konusunda detaylı bir strateji kurgulaması gerektiği anlamına da geliyor elbette.

Eşitsizliğin sözcülüğünü HDP’ye kaptırmak

HDP’nin seçim başarısının temelinde “ötekileri” “Biz’leştirmek” olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi zaman zaman farklı söylemler kullansa da bugün hala halkın gözünde Cumhuriyet seçkinleri partisi algısını tam olarak kırabildiğini, halka ulaşabilen söylemleri kullanabildiğini söylemek zor.
2002 yılından itibaren AKP seçim kampanyalarına baktığımız zaman “ezilen sınıfların” sesi olma iddiasını görebiliriz. Sadece o dönem parti lideri olan Erdoğan’ın kullandığı söylemlerde değil, partinin şarkılarında, reklamlarında bu sınıflara yapılan göndermelerle doluydu. Oysa geçen zaman içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu sınıflarla olan ilişkilerinde farklılaşma başladı. Erdoğan ile aynı geçmişten geldiklerini düşünen varoşlarda yaşayan seçmen, Erdoğan saraya çıkarken kendisini “kentsel dönüşüm” korkusu içerisinde buldu. Ezilen sınıfların sesi olma iddiasındaki AKP ve “milletin adamı” sloganları ile Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan emekliye yapılacak prim ödemesini, asgari ücrete yapılacak artışı çok gören, ama 3. Havalimanı gibi asında bu sınıfların belki de hiç kullanamayacakları bir hizmeti göklere çıkaran bir parti haline gelmişti. Hikayeleri yabancılaşmıştı artık...
Konda’nın yayınladığı raporda AKP’ye oy veren seçmen profillerini incelediğimiz zaman “Toplumun yaklaşık yüzde 21’ini teşkil ettiğini düşündüğümüz alt gelir grubunda, 10 aylık süre çerçevesinde HDP oyu 19 puan artmış, AK Parti oyu ise 27 puan azalmıştır.” ifadesini de bu varsayımı doğrular nitelikte. Uzun süre AKP zaferlerinin arkasında yer alan alt gelir seviyesindeki seçmen grubunun AKP’den uzaklaştığını ve daha da önemlisi başka bir partiye kaydığını görüyoruz.
Bir dönem “ezilen sınıfların” sesi olarak oyun kurucusu olmaya soyunan AKP, bu sınıfları cesaretlendirmiş, sesini iktidara taşımıştı. Oysa, şimdi arenada yeni bir oyun kurucu beliriyor. Ve tıpkı CHP’nin ödünç oylarla kuramadığı gönül bağını, sahanın yeni oyuncusuna “emanet etme” riski ile karşı karşıya kalıyor.

Seçim öncesi yaratılacak algı

AKP’nin seçim sonuçlarının birçok nedeni var elbette. Seçim sonuçları ve AKP’nin seçim kampanyasında öncesi/süresince yaptığı hatalar başka bir yazı konusu. Fakat unutmamız gereken temel noktalardan biri AKP’nin aldığı seçim darbesini bertaraf edebilmesi için ciddi bir çalışma yapması gerekiyor. Kurulacak bir koalisyon bir takım hatalarını telafi etmesine ve partinin zaman kazandırmasına yarayabilir. Biliyoruz ki seçim döneminde psikoloji büyük bir önem taşır. Özellikle partililerin kampanya çalışmalarında kazanma fikri çalışma motivasyonunu artıran temel unsurlardan biridir. Partisinin kazanacağına inanan partili daha çok çalışmaya başlar. Oysa, kaybetme korkusuna giren partilerde çalışma motivasyonu da yerle bir olur. Diğer partinin “yine kazanacak” olması fikri parti içi disiplini bozar, huzursuzluk getirir ve sonuç olarak çalışmanın verimi de düşer.
Sonuç olarak, AKP seçim kararı almadan seçim atmosferini pozitife çevirmek, seçmenle zayıflamaya başlayan ilişkisini toparlamak, tek alternatifinin kendisi olduğuna, güçlü olanın kendisi olduğuna ve seçimi kazanacak partinin kendisi olacağına inandırmak durumundadır. Aksi takdirde kendileri açısından riskli bir seçim olacaktır.
*Aynı başlıklı yazı 23 Temmuz 2015 tarihinde T24 haber sitesinde yayınlanmıştır. http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/akp-erken-secimi-goze-alabilir-mi,12370

14 Mart 2013 Perşembe

“YAKINLIK POLİTİKASI” İŞBAŞINDA... ABD -TÜRKİYE FARK ETMİYOR... SEÇMEN YAKINLIK GÖRMEK İSTİYOR!

"Obama ve Erdoğan'ın Ortak Kampanya Stratejisi: Güçlü Saha Çalışması" başlıklı yazımda geleneksel kampanya yöntemlerinin seçim dönemlerinde artarak kullanılmaya devam ettiğinden bahsetmiştim. Geleneksel yöntemlerin geri dönüş yaşamasının en doğal sonucu, adayların seçmenlerle daha kişisel ilişkiler kurabilmesi ve seçmenle yakınlaşacak aktivitelerin özellikle seçim dönemlerinde hız kazanması olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Siyasal iletişimciler bu geri dönüşün siyasi yansımasına bir isim de verdiler:  “Yakınlık Politikası”(La Politique de Proximité) 

Yakınlık Politikası aslında yeni bir kavram değil; Antik Yunan’da doğrudan demokrasi yönetimi altında uygulanan en basit yöntem. Türkiye’deki seçim ve siyasal iletişim tarihçesine baktığımız zaman da en çok uygulanan propaganda yöntemi olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde son yıllarda artan geleneksel propaganda tekniklerinin seçim kampanyalarında kullanılması ile birlikte bu kavram daha da önem kazandı ve siyasal iletişimin kalbine oturdu.


Seçmen Adayı İle İletişimde Olmak İstiyor!

Seçmenlerle yakınlık kurmak, seçim kampanyalarını bu anlayışın üzerine inşa etmek artık vazgeçilmez bir olgu. Rémi Lefebvre’nin Martine Aubry’nin 2001 Lille Belediye Başkanlık seçim analizlerini yazdığı kitabında “Artık iyi kampanyadan bahsetmek isteniyorsa kişiler arası dialoğun önemini kavrayan, seçmeni dinleyebilen ve yereli hedef alan bir kampanya kurgusundan söz etmek gerekiyor” cümlesi bize Avrupa’da da bu anlayışın aslında bir zamandır oturtulmaya çalışıldığını gösteriyor.

“Yakınlık Politikası” Görünür Olmak Demek Değil!

Siyasal iletişimcilerinin “Yakınlık Politikası” kavramından kastettiği, birebir seçmenlerle birlikte olmayı gerektirdiği için uygulanabilmesinin olmazsa olmaz şartı “saha”da, yani seçmenin olduğu mekanda bulunmak. “Yakınlık Politikası” görünür olmak demek de değil. Seçmenlerin adayı tanıyor olması, kendilerini adaya yakın hissetmeleri anlamına gelmiyor. Seçmenin adayla empati kurabilmesi gerekiyor. Seçmenin derdini dinlemek, özlemlerini anlamak, ihtiyaçlarına cevap verebilmek, birebir diyalog kurarak seçmenle aynı dili konuşabildiğini hissettirebilmek yakınlık politikasının temel ilkeleri...

En Başarılı “Yakınlık Politikası” Uygulaması: Adalet ve Kalkınma Partisi

Doktora tezimde siyasi partilerin 2007 seçim kampanyalarının karşılaştırmalı analizlerini yaparken, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en büyük gücünü sahadan aldığını ve seçmenlerle kurduğu yakın ilişkinin bu başarıda büyük önem taşıdığını savunmuştum.

Yakınlık Politikasının geliştirilmesinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en büyük avantajı saha çalışmasını sürekli yapıyor olması. Diğer partilerin aksine bu çalışmaların sadece seçim dönemlerinde değil, yılın tümüne yayılmış bir şekilde daha sistemli, periyodik ve sürekli olarak yapılıyor olması partiye büyük güç katıyor. Partililerin yaptıkları düzenli ziyaretler, esnaf gezileri, ev ziyaretlerinin temelinde de seçmenlerle yakınlık kurmak ve sonraki dönemlerde de kurulan yakınlığı sürdürmek geliyor. Ziyaretin kurgulanması sırasında farklı seçmen gruplarının empatilerini yakalayabilmek ve yakınlık kurulmasını kolaylaştırabilmek için farklı demografik özelliklere sahip kişilerin gezilere katılmasına özen gösteriliyor. Yani, kadın, erkek, genç, yaşlı vs. gibi.. Yapılan ziyaretlerde karşı tarafa soru sorma ve söz söyleme için geniş bir zaman süreci ayırılması da ziyaretlerdeki başarının bir parçası.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nde Belediye Parti El Ele

Siyasi parti liderleri, seçmenlerle yakınlık politikası geliştirilmesinde etkin bir role sahip. Parti liderini kendisine yakın gören seçmen kurduğu empatiyi, partinin diğer üyelerine/adaylarına da kolaylıkla yansıtabiliyor. Fakat sadece parti liderleri değil elbette. Belediye başkanları da, partinin yereldeki yüzü olması açısından, çok önemli bir role sahipler. Adalet ve Kalkınma Partisi, yerel yönetici faktörünü en etkin kullanan siyasi parti. İl veya ilçenin belediyesi Adalet ve Kalkınma Partisine ait ise, belediye başkanlarının ve yardımcılarının partinin diğer üyeleriyle beraber saha çalışmalarına aktif olarak katılmaları seçmenlerle yakınlık kurulması açısından büyük kolaylık sağlıyor.


Belediye başkanlarının partinin saha çalışmalarına, düzenlediği ziyaretlere katılması çalışmanın içeriğini zenginleştiren bir unsur. Çünkü belediye başkanı ve çalışanları yerel sorunlara en hakim kişiler. Dolayısı ile çalışmanın içeriğinin yerelleştirmesi, hatta belediyenin konuya hakimiyetine göre içeriğin kişiselleştirilmesi, ortak bir çalışma yapıldığı takdirde daha kolay ve elbette daha mümkün.


Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin büyük bir kısmının Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ait olduğunu biliyoruz. Yerel yönetimdeki bu üstünlük, söz konusu  yakınlık politikası geliştirebilmesi olduğunda, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’ne kıyasla partiye büyük bir avantaj sağladığını söylemek mümkün.
 

Amerikan Seçimlerinde de Durum Farklı Değil!

2012 Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık Seçimlerini incelediğimizde, de seçmenle yakınlık kurmanın seçim zaferi kazanmada ne derece önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Seçmen partilileri ve adayları sahada görmek istiyor, tanımak istiyor. Ama en çok Başkan adayını görmek istiyor. Bu gerçeği anlayan kampanya danışmanları, adayları seçmenlerle buluşturacak organizasyonlar düzenliyor. Türkiye’de bu organizasyonlar daha çok “açılışlar” ve “parti mitingleri” kapsamında gerçekleştirilip, liderin aslında birebir seçmenle diyalog içine girmesini engellerken, Amerikan seçimlerinde gördüğümüz, bu etkinliklerin çok daha çeşitli olduğu ve liderin seçmenlerle daha yakın bir diyalog içine girmesine fırsat tanıyacak şekilde organize ediliyor olması.

20 Ocak 2009 - 7 Eylül 2012 arası Başkan Obama’nın en çok ziyaret ettiği eyaletlerde düzenlenen toplam etkinlik sayısı ve burada alınan oy oranlarına bakacak olursak [1]:



Sıra
Eyalet
Toplam Etkinlik Sayısı
Obama Oy Oranı %
Romney Oy Oranı %
1
New York
71
62,6
36
2
California
56
59,3
38,3
3
Florida
46
50
49,1
4
Virginia
46
50,8
47,8
5
Ohio
44
50,1
48,2
6
Illinois
32
57,3
41,1
7
Maryland
31
61,7
36,6
8
Iowa
30
52,1
46,5
9
Pennsylvaniaada
28
52
46,8
10
Teksas
21
41,4
57,2


Obama’nın en çok ziyaret ettiği eyaletler, bu eyaletlerde düzenlenen etkinlik sayısı ve seçim kazanma oranlarına bakacak olursak çarpıcı bir paralellik bulunuyor. Adayın en çok ziyaret ettiği eyaletlerin, aynı zamanda en çok etkinliğin düzenlendiği eyaletler olduğunu görüyoruz. Çünkü artık kampanya danışmanları biliyor ki, adayın eyalet ziyaretinin başarıya ulaşabilmesinin en önemli şartı adayın bulunduğu süre boyunca maksimum seçmenle bir araya getirebilmekten geçiyor. Bu eyaletlerin çoğunun kararsız seçmenlerin yoğunlukta yaşadığı eyaletler olduğunu düşünecek olursak, yakalanan başarı çarpıcı.

Yukarıdaki tabloyu incelediğimizde Barack Obama’nın en çok ziyaret ettiği ilk on eyaletten Teksas haricinde dokuzunda seçimi kazandığını görüyoruz. Elbette, seçim başarısını sadece bir etkene bağlamak mümkün değil ama bu parallelliği de göz önünde tutmamız gerekiyor. Çeşitli ülkelerde yapılan seçim kampanyalarını da incelediğimizde görüyoruz ki liderin seçmenlerle bir araya gelmesi ve seçmenlerle kurulan yakınlık politikası artık kampanyaların vazgeçilmez bir stratejisi...

[1] www.fairvote.org