Merkez Sağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merkez Sağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2015 Perşembe

AKP ERKEN SEÇİMİ GÖZE ALABİLİR Mİ?*

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarının alındığı an itibari ile konuşulan temel konu koalisyon ihtimalleri ve tabii erken seçim olasılığı. AKP (21 Temmuz) CHP ile 2. tur öncesi ön görüşme yaptı.  Görüşme sonrası yapılan açıklamalarda çizilen yol haritası açıklandı.
Görüşmelerin tamamlanmasının 10-15 günlük bir süreç olacağını da belirten Ömer Çelik, mutabık olunduğu takdirde, genel başkanlara sunum yapılacağını da belirtti. Çelik’in “Mutabık olunduğu takdirde” ifadesi ile genel başkanların üzerinden bir süreliğine de olsa spotların uzaklaşmasını sağlayarak dikkatleri parti heyetlerine çekmiş olacağı aşikar. Bu sayede, ilk aşamada anlaşmazlık olması durumunda sadece genel başkanlar değil, parti heyetleri de sorumluluk paylaşmış olacak gibi gözükse de süreç boyunca liderlerin kontrolünde ayrıntılara inileceğinin, istikşafi görüşmelerde tıkanma yaşanması halinde de liderlerin devreye gireceği üzerinde anlaşılması da koalisyonun ana aktörünün parti liderleri olacağını bize gösteriyor.
Meclis Başkanlığı seçimleri sırasında MHP’nin aldığı net tavır AKP’nin koalisyon pazarlıkları sürecinde elini kuvvetlendiren nedenlerden biri olduğunu biliyoruz. HDP’nin dahil olduğu her türlü oluşuma karşı çıkan MHP, bu tutumu ile erken seçim istemeyen partileri AKP ile koalisyona mecbur bıraktı. CHP koalisyon ilkelerini 14 maddede özetleyerek AKP ile koalisyon heyetlerin kurulması fikrinde hem fikir olurken, HDP’nin de erken seçime gitmeden AKP ile son görüşme talebi olduğunu biliyoruz.
Ömer Çelik bugün yaptığı açıklamada “Bir hükümet ortaklığını gerçekleşmesi de erken seçim ihtimali de yarı yarıyadır” açıklaması ile erken seçim olasılığının da altını çizmeyi ihmal etmedi.  Erken seçim ihtimalleri AKP’nin pazarlık gücünü artırmak için yaptığı bir manevra mı yoksa koalisyon ilkelerinde anlaşamayarak erken seçime gitme riskini göze alabilir mi?

İlk Başarı: Meclis Başkanı

1 Temmuz günü sona eren meclis başkanlığı seçiminin AKP’nin kazanmasını şüphesiz ki AKP açısından büyük bir başarı olarak değerlendirebiliriz. Bu başarının tek nedeni sadece meclis Başkanını kendi partisinden seçilmiş olması da değil. Meclis Başkanlığı seçimlerini kazanması AK Parti açısından büyük bir algı yönetimi operasyonun ilk ayaklarından biri olduğunu söyleyebiliriz.
Seçim gecesinden itibaren toplumun % 60’ının desteğini kaybettiği söylemleri AKP’yi ilk kez “yenilgi” olgusu ile karşı karşıya getirmişti. “Yenilgi” 2002 seçimlerinden itibaren tek başına iktidar olan ve her seçimi kazanmayı başaran parti yönetimi için de, oy veren seçmeni için de alışık olmadıkları, yeni bir olguydu. “Kazanan parti” algısını alışkanlık haline getiren AKP’nin bu algısının yıkılma emaresiydi. Dokunulmaz olanın dokunulabileceği anlamına geliyordu.
Sebebi ne olursa olsun, kampanya başlangıcında kendi koydukları hedefin yüksekliğine ulaşamamaları da olsa, oy oranlarında yaşanan düşme veya ilk kez tek başına iktidarı kaybetmesi de olsa AKP ilk kez bir seçimden “başarısızlık”, “yenilgi” gibi farklı algılarla çıktı. Bu nedenle özellikle kazanan adaya, partiye oy vermeyi seven seçmen nezdinde partinin bundan sonra atacağı adımlar çok önemliydi.
Meclis Başkanlığı seçimleri bu açıdan çok kritik bir dönemde kazanılmış büyük bir başarıdır. Partisinin artık tamamen bağımsız değil, kaderinin diğer partilerle de bağlantılı olduğunu düşünmeye başlayan seçmenine %60’ın karşısında da kazanacakları göstermeleri açısından büyük bir önem taşımaktadır. %40’ın %60 karşısında aldığı bu ilk başarı seçmen nezdinde AKP’yi avantajlı bir duruma getirdiğini söyleyebiliriz.
Meclis Başkanı'nın seçilme şekli de bu başarı açısından önemlidir. Seçim öncesi çeşitli internet sitelerinde, sosyal medyada AKP’nin çeşitli strateji oyunları ile başkanlığı kazanmayı planladığı yazılsa da AKP’ye başarısını kazandıran temel neden muhalefet partilerinin birleşememesi olmuştur. Sadece kendi adaylarını destekleyen AKP son turda meclis başkanlığını kazanmıştır. Bu duruş ilerleyen günlerde ve bir sonraki seçimde AKP söylemi ve seçmen algısını yönetme açısından da önemli olacaktır. Erdoğan’ın ilk kez 2009 Yerel seçimleri esnasında kullandığı, 2015 Genel seçimlerinde de sık sık kullandığı “beraber koyun güdememe” metaforunu muhalefet partileri terse çevirme şansını kaybetmişlerdir. Bir araya gelemeyen muhalefet %60’ına sahip olsa bile meclis başkanlığını kaptırmış, AKP’ye oy veren seçmen de ne olursa olsun “kazanan” bir AKP görmüştür.

Koalisyon görüşme heyetleri

AKP, MHP ile görüşmelere MHP ile diyalog kurabileceğine inanılan Mahir Ünal ve Haluk İpek’i dahil etti. Mahir Ünal 2004 seçimlerinden itibaren AKP seçim kampanyalarında strateji ekibinde de yer alan isimlerden de biri. MHP’li Murat Başesgioğlu, Durmuş Yılmaz, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi isimlerin AKP kadroları tarafından yakın görüleceği aşikar olmasına rağmen MHP’nin görüşmelerde bu isimlere yer vermemesi, aksine Oktay Vural gibi AKP karşıtı görüşleri ile ön planda olan isimleri dahil etmesi görüşmelerde takınacağı tavrın belirtisiydi. Aslında iki partinin tabalarının da birbirine daha yakın olması başlangıçta bu koalisyon ihtimalini yükseltmesine rağmen, MHP’nin HDP’yi yok hükmünde görmesi ve çözüm süreci konusundaki net sert tavrı bu koalisyon üzerindeki en büyük engeller arasında. MHP’nin kampanya dönemindeki AKP karşıtı söylemlerinin yerini bile CHP ve HDP karşıtlığı almış durumda.
Koalisyon görüşme heyeti şifrelerine baktığımızda CHP’nin ilk koalisyon görüşmelerine ekonomi bürokrasisinde görevler üstlenen Faik Öztrak, Maliye Bakanlığı geçmişi olan  Akif Hamzaçebi, CHP'nin ekonomik vaatlerinin hazırlanmasında önemli rol üstlenene Selin Sayek Böke gibi ekonomi kurmayları ağırlıklı bir kadroyla girmesi aslında gelecek dönemde yapmak istedikleri ile ilgili bize bir mesaj veriyordu. Tıpkı HDP’nin AKP görüşme heyetini İmralı heyetindeki isimlerle karşılaması gibi.
AKP’nin CHP ile yaptığı ilk görüşmede iktisat profesörü Numan Kurtulmuş ve  Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz gibi isimlerin yanı sıra bir ara Murat Karayalçın başkanlığındaki SHP’nin İstanbul il başkanlığı yapan Ayşenur Bahçekapılı’nın bulunması da partilerin ortak nokta arama eğilimi olarak algılanabilir. Burada atlanmaması gereken önemli bir nokta da AKP’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Ankara Milletvekili Mücahit Aslan’ı görüşme heyetine dahil edilmesi ve yine AKP heyetinin öncü ismi Ömer Çelik’in AKP kuruluşundan itibaren Merkez Karar Yürütme Kurulu (MKYK) üyesi ve Erdoğan’a yakınlığı ile de bilinen bir isim olması. Nitekim Çelik’in 2. ön görüşme sonrası yaptığı “Öncelikle siyasi meseleler, sonraya ekonomik meseleler bırakılacak. Her birimizin konu başlıkları var. Örneğin yargıdan bahsediyoruz, biz ne mana yüklüyoruz, onlar ne mana yüklüyorlar.” açıklamaları bize koalisyon görüşmelerinin sadece Davutoğlu- Kılıçdaroğlu değil, Erdoğan onayından da geçeceğini net bir şekilde gösteriyor.

Kurultay arifesinde koalisyon

AKP ve CHP’nin kurultay arifesinde olmaları da koalisyon ihtimallerini değerlendirirken atlanmaması gereken bir nokta. Abdullah Gül’ün ve AKP’deki bir çok 3 dönemlik siyasetçinin yaklaşan kurultay ile farklı roller üstlenebileceği yüksek bir olasılık. Dolayısı ile Davutoğlu’nun hükümette olması parti içerisindeki gücünü devam ettirebilmesi açısından büyük bir önem taşıyor. CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da  yaklaşan kurultaya hükümet ortağı olarak girip girmeyecek olması kurultay dengeleri açısından yadsınamayacak bir önem taşıyor. Unutmamak gerekiyor ki, Davutoğlu partisini ilk kez tek başına iktidara getiremeyen bir lider, Kılıçdaroğlu da partisini iktidara taşıyamamış bir lider olarak parti tabanlarına bir başarı algısı oluşturmak durumundalar.
Nitekim, 2015 seçim sonuç değerlendirmelerini hatırlayacak olursak, Davutoğlu oy oranları ne olursa olsun seçimi birinci bitiren parti olduğu için kendini başarılı ilan etmişti. Erdoğan’ın parti üzerindeki etkisinin yadsınamaz olduğunu düşünecek olursak, koalisyon hükümetine çok da sıcak bakmadığını bildiğimiz Erdoğan’a rağmen kuracağı bir koalisyon Davutoğlu’na kendini parti tabanına karşı da ispat etme şansı verecektir.

Oy dağılımlarının bize gösterdiği

Konda’nın 18 Haziran’da seçim sonrası yayınladığı değerlendirme raporuna göre AKP hâlâ Türkiye geneline en dengeli yayılmış parti olarak devam ediyor ve CHP ve MHP, farklı yerleşim türlerinin ayrımında farklı uçları hâlâ temsil ediyor. Diğer bir deyişle CHP daha büyük yerleşimlerde, MHP ise daha küçük yerleşimlerde temsil edilmeye devam ediyor. Öyle ki, AKP ülke genelindeki 970 ilçenin 181’inde yüzde 60’ın üzerinde oy alırken, sadece 41 ilçede yüzde 10’un altında oy almıştır. CHP 970 ilçenin sadece 7’sinde yüzde 60’ın üzerinde, 262 ilçede ise yüzde 10’un altında oy almıştır. MHP  970 ilçenin hiçbirinde yüzde 60’ın üzerine oy alamamıştır ve 188 ilçede yüzde 10’un altında oy almıştır. HDP ise 970 ilçenin 88’inde yüzde 60’ın üzerinde oy almıştır ve 743’ünde yüzde 10’un üstünde oy alamamıştır.
Yine Konda’nın araştırmasına göre AKP’den kayan oylar önceki seçimde oy vermemiş olan seçmenin oyları oldu. AKP geçerli oyların yüzde 3,7’sine denk gelen 1,8 milyon oyun HDP’ye kaymasına engel olamadığı gibi, neredeyse bir o kadar oyu da MHP’ye kaptırmış görünüyor.

AKP seçim sonuçlarını okuyabiliyor mu?

Seçim kampanya döneminin bağıran AKP’sinde bir sakinleşme olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle parti başkanı Davutoğlu’nun üslubunda çok ciddi bir değişiklik başladığını gözlemlememiz hiç zor değil. Daha önce Erdoğan’ın “kötü bir kopyası” olma yolunda ilerleyen Davutoğlu seçim gecesi yaptığı konuşmasını ayrı tutacak olursak, seçim gecesinden itibaren ciddi bir  üslup değişikliğine giderek bağıran liderden konuşan lidere dönüşmeye, parti başkanı olmadan önceki Davutoğlu imajına dönmeye çalıştığını söylememiz mümkün.
Milletvekili aday tercihlerinde parti içerisinde yaşanan çok başlılık görüntüsü de en azından meclis başkanı adaylığı esnasında aleni bir şekilde yaşanmadı. Partinin 3. Dönem engeline takılan  önde gelen isimleri de bu dönemde partinin yıpranmasına meydan verecek hiçbir açıklamada bulunmuyorlar. Bu açıdan baktığımız zaman, AKP’nin seçim sonucu analizleri yapmış olabileceği ve bir takım taktiksel farklılıklar içerisine girmeye başladığını gözlemleyebiliyoruz.

HDP’nin uzun vadeli seçmen stratejisi: Ödünç oydan emanet oya

HDP’nin kullandığı “emanet oy” söylemi HDP’nin seçim sonuçlarını değerlendirme konusundaki bakış açılarını görmek açısından önem taşıyor. Sadece bu açıklama ile bile HDP’nin tıpkı kampanya sürecinde olduğu gibi siyasetin yeni dilini okumayı ve siyasete yeni bir dil kazandırdığını sürdürdüğünü söylememiz mümkün olacaktır.  HDP’nin Demirel’den başlayarak birçok partinin kullandığı “ödünç oy” kavramına farklı bir boyut getirerek “emanet oy” kavramını kullanması bile seçmenle kurmaya çalıştığı “yakınlaşma politikasının” bir ürünü olarak görmek mümkün.
Emanet almanın  beraberinde koruma-kollama içeren bir eylem olduğunu düşünecek olursak “emanet oy” kavramında “ödünç oy”dan farklı olarak seçmenin tercihine uzun vadeli bir sahiplenme söz konusu. Oysa, daha önce partilerin aldıkları “ödünç oylara” bu şekilde yaklaştığını görmediğimiz gibi seçmenler ile de bir gönül bağı kurmaktan uzak kaldıkları için bugün bu oyları rahatlıkla kaybettiklerini söylemek mümkün. Bu açıdan baktığımızda HDP’nin aldığı oyları uzun vadede elinde tutma bilinci / isteği olduğunu söyleyebiliriz. HDP’nin bu yaklaşımı, AKP’nin kaptırdığı oyları geri alma konusunda detaylı bir strateji kurgulaması gerektiği anlamına da geliyor elbette.

Eşitsizliğin sözcülüğünü HDP’ye kaptırmak

HDP’nin seçim başarısının temelinde “ötekileri” “Biz’leştirmek” olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi zaman zaman farklı söylemler kullansa da bugün hala halkın gözünde Cumhuriyet seçkinleri partisi algısını tam olarak kırabildiğini, halka ulaşabilen söylemleri kullanabildiğini söylemek zor.
2002 yılından itibaren AKP seçim kampanyalarına baktığımız zaman “ezilen sınıfların” sesi olma iddiasını görebiliriz. Sadece o dönem parti lideri olan Erdoğan’ın kullandığı söylemlerde değil, partinin şarkılarında, reklamlarında bu sınıflara yapılan göndermelerle doluydu. Oysa geçen zaman içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu sınıflarla olan ilişkilerinde farklılaşma başladı. Erdoğan ile aynı geçmişten geldiklerini düşünen varoşlarda yaşayan seçmen, Erdoğan saraya çıkarken kendisini “kentsel dönüşüm” korkusu içerisinde buldu. Ezilen sınıfların sesi olma iddiasındaki AKP ve “milletin adamı” sloganları ile Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan emekliye yapılacak prim ödemesini, asgari ücrete yapılacak artışı çok gören, ama 3. Havalimanı gibi asında bu sınıfların belki de hiç kullanamayacakları bir hizmeti göklere çıkaran bir parti haline gelmişti. Hikayeleri yabancılaşmıştı artık...
Konda’nın yayınladığı raporda AKP’ye oy veren seçmen profillerini incelediğimiz zaman “Toplumun yaklaşık yüzde 21’ini teşkil ettiğini düşündüğümüz alt gelir grubunda, 10 aylık süre çerçevesinde HDP oyu 19 puan artmış, AK Parti oyu ise 27 puan azalmıştır.” ifadesini de bu varsayımı doğrular nitelikte. Uzun süre AKP zaferlerinin arkasında yer alan alt gelir seviyesindeki seçmen grubunun AKP’den uzaklaştığını ve daha da önemlisi başka bir partiye kaydığını görüyoruz.
Bir dönem “ezilen sınıfların” sesi olarak oyun kurucusu olmaya soyunan AKP, bu sınıfları cesaretlendirmiş, sesini iktidara taşımıştı. Oysa, şimdi arenada yeni bir oyun kurucu beliriyor. Ve tıpkı CHP’nin ödünç oylarla kuramadığı gönül bağını, sahanın yeni oyuncusuna “emanet etme” riski ile karşı karşıya kalıyor.

Seçim öncesi yaratılacak algı

AKP’nin seçim sonuçlarının birçok nedeni var elbette. Seçim sonuçları ve AKP’nin seçim kampanyasında öncesi/süresince yaptığı hatalar başka bir yazı konusu. Fakat unutmamız gereken temel noktalardan biri AKP’nin aldığı seçim darbesini bertaraf edebilmesi için ciddi bir çalışma yapması gerekiyor. Kurulacak bir koalisyon bir takım hatalarını telafi etmesine ve partinin zaman kazandırmasına yarayabilir. Biliyoruz ki seçim döneminde psikoloji büyük bir önem taşır. Özellikle partililerin kampanya çalışmalarında kazanma fikri çalışma motivasyonunu artıran temel unsurlardan biridir. Partisinin kazanacağına inanan partili daha çok çalışmaya başlar. Oysa, kaybetme korkusuna giren partilerde çalışma motivasyonu da yerle bir olur. Diğer partinin “yine kazanacak” olması fikri parti içi disiplini bozar, huzursuzluk getirir ve sonuç olarak çalışmanın verimi de düşer.
Sonuç olarak, AKP seçim kararı almadan seçim atmosferini pozitife çevirmek, seçmenle zayıflamaya başlayan ilişkisini toparlamak, tek alternatifinin kendisi olduğuna, güçlü olanın kendisi olduğuna ve seçimi kazanacak partinin kendisi olacağına inandırmak durumundadır. Aksi takdirde kendileri açısından riskli bir seçim olacaktır.
*Aynı başlıklı yazı 23 Temmuz 2015 tarihinde T24 haber sitesinde yayınlanmıştır. http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/akp-erken-secimi-goze-alabilir-mi,12370

25 Mart 2013 Pazartesi

YİNE YENİ YENİDEN: SEÇİM SLOGAN VE STRATEJİLERİ

Seçim sloganları belirli bir dönemi yansıtır mı? Yoksa, siyasi partiler konjonktür gereği daha önce kullanılmış sloganlardan yararlanabilirler mi? Türkiye’de seçim dönemlerinde eski sloganların, daha önce denenmiş seçim stratejilerinin tekrarını görmek çok yabancısı olmadığımız bir uygulama. 

Siyasal iletişim tarihimizin ilk profesyonel seçim kampanyası 1977 genel seçimlerinde yapıldı. İlk kez bu seçimlerde siyasi bir parti seçim kampanyasını profesyonel olarak yürütmesi için bir reklâm ajansı ile anlaşmıştı. Sözü geçen parti Adalet Partisi (AP), ajans Cenajans idi. 1977 seçimlerinin galibi CHP olsa bile, o dönem AP için hazırlanan bu ilk profesyonel seçim kampanyası siyasal iletişim tarihimizi öylesine etkilemiştir ki, o dönem kullanılan bir takım stratejiler günümüzde de seçim kampanyalarında aynen tekrarlanmaktadır. Siyasi partilerin 2007 seçim kampanyaları, bize merkez sağ partilerin eski seçim kampanyalarına bir yolculuk yaşatmaktaydı. Özellikle AKP’nin 2007 seçim kampanyasında kullandığı bir takım stratejiler, bu kampanyaları net bir şekilde hatırlatıyordu.

 Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Merkez Sağ Mirasına Sahip Çıkma Eğilimi


2007 yılında daha seçim kampanyası başlamadan, AKP’nin Demokrat Parti geleneğine ve mirasına sahip çıkmaya çalıştığını gözlemlemek mümkündü. 2007 Cumhurbaşkanlığı krizinde Abdullah Gül’ün 6 Mayıs saat 18h00’de Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilirken yaptığı basın açıklamasını “Söz Milletin sözleriyle bitirmesi, 1950 seçimlerinde Demokrat Partinin kullandığı tarihi Yeter Söz Milletindir sloganını hatırlattı. Daha sonrasında Tayyip Erdoğan’ın da 16 Mayıs 2007’de grup toplantısında yaptığı konuşmasında Menderes örneğini hatırlatarak “Önce yeter, söz milletin süreci başlamıştı, şimdi de yeter, karar milletin diyoruz”[1] demesi, sloganın açıkça kullanıldığının bir deklarasyonuydu. 

AKP bununla da sınırlı kalmamış, kampanya döneminde  “Milletin Adamları” reklâm afişinde de “Onlar Atatürk’le perçinleşen millet sevgisinin simge isimleri. Onlar bu toprağın sesi, vicdanı, atılım ruhu. Onların yüreğinde millet, milletin yüreğinde onlar. Onlar; milletin adamları” metniyle beraber Tayyip Erdoğan’ın portre fotoğrafı Menderes ve Özal ile beraber kullanılmış, böylece Tayyip Erdoğan’ı merkez sağın efsane liderleriyle de özdeşleştirmeye çalışılarak yine bu mirasa sahip çıkılmaya çalışılmıştı.

Demokrat Parti sloganına sahip çıkan ilk parti AKP değildi aslında. Adalet ve Kalkınma Partisi bu sloganı kullanmadan seneler önce, 1999 Genel Seçimlerinde, Doğru Yol Partisi de “Yeter! Hak Milletin!” sloganıyla seçmen karşısına çıkmış ve Demokrat Parti geleneğine gönderme yapmıştı. İki kampanya arasında ortak nokta sadece benzer slogana gönderme yapmaları değil, aynı zamanda her iki kampanyanın da Erol Olçak’ın yönetimindeki Arter Ajans tarafından hazırlanmış olmasıydı.


Adalet ve Kalkınma Partisi Adalet Partisi Stratejisini mi Tekrarlıyor?


Atatürk ile özdeşleşmiş CHP karşısına, CHP’nin bu silahını kırabilmek için, aynı referansa gönderme yapan bir seçim afişi hazırlamıştı Adalet Partisi. “Milletin Efendisine Böyle Hizmet Edilir” sloganıyla başlayan seçim afişi, Adalet Partisi döneminde uygulanan köy ve tarım politikalarıyla köylüye sağlanan kolaylıklardan bahsediyor, afişin alt kısmında, AP ambleminin hemen altında da, koyu harflerle yazılan  “Milletin Efendisinin Hizmetinde” sloganı ile de Mustafa Kemal Atatürk’ün “Köylü Milletin Efendisidir” sözüne gönderme yapıyordu. Yapılan bu gönderme ile Adalet Partisi hem bu bilinen sözün popülaritesinden yararlanmış, hem de aynı izde olduğu izlenimini vererek Atatürk’ü CHP tekelinden çıkartmaya çalışmıştır.


2007 seçim kampanyası süresinde reklâmlarında Atatürk’e açıkça referans veren tek parti Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Sadece “Milletin Adamları” reklâmında Atatürk’ü referans olarak kullanmakla kalmıyor, “Türkiye Tek Millet Tek Bayrak, Tek Vatan Tek Devlet” reklâmında da “Atatürk aziz milletimizin her ferdini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı temelinde birleştirmiştir… Atatürk ilkelerini ve Cumhuriyetimizin değerlerini her türlü gündelik siyasi tartışmanın üzerinde tutarak; ayrıştıran değil birleştiren, milletimizin bütün fertlerini kucaklayan bir mutabakat zemini haline getirmek için çalışıyoruz”  diyerek tıpkı Adalet Partisi'nde olduğu gibi Atatürk’ün mirasına sahip çıktığını göstermeye çalışmış böylece Atatürk CHP tekelinden de çıkarmaya çalışmıştır.
Bunun yani sira, Adalet ve Kalkınma Partisinin 2007 seçimleri boyunca sıkça kullandığı “Bu Memleket Hepimizin” şarkısının sonunda Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan İstiklal Marşından da dizeler yer almaktaydı:

(Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.                

Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:                 

Verme, dünyalarıalsan da, bu cennet vatanı              

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?          

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!                 

Canı, cananı,bütün varımı alsın da Huda,                  

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.)


Mehmet Akif Ersoy da ilk kez kullanılmıyordu bir seçim kampanyasında. Bu da bizim geçmiş seçim kampanyalarında rastladığımız bir seçim stratejisiydi. Yine 1977 seçimleri sırasında, 30 Mayıs 1977 yayınlanan Adalet Partisi seçim ilanında, Mehmet Akif Ersoy’un « Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok /Aksa kan sel gibi bir dindirecek vasıta yok » dizeleri yer almıştı. Böylelikle Adalet ve Kalkınma Partisi yine Adalet Partisi reklâmlarından stratejik bir alıntı daha yapmış oluyordu. 

2007 kampanyası süresince “milliyetçilik” konusunda eleştiri alan Adalet ve Kalkınma Partisi, İstiklal Marşı dizelerine de yer vererek bir anlamda bu eleştirilere karşı çıkmaya çalışmıştı. Diğer bir açıdan da uzun zamandır kampanyasında Nazım Hikmet’in şiirinden alıntılanan “Güzel Günler Göreceğiz” şarkısını kullanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Nazım Hikmet’ine karşılık Mehmet Akif Ersoy ile cevap vererek de siyasi yelpazedeki çizgisinin altını çizmiş oluyordu.


2007 AKP Kampanya Stratejisinde 1989 Anavatan Partisi Kampanya Taktiği

Benzer şekilde, 2007 seçim kampanyasında, Tayyip Erdoğan’ın belediyenin kendi partisine ait olan illerde hükümet ile belediyenin aynı partide olması durumda başarının ne denli artığı örneklerini vermesi, hatta İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser salonunda yaptığı toplu açılış töreninde bunu açıkça belirtmesi de, bizi 1989 yerel seçimlerine ve Anavatan Partisi'nin bu dönemde kullandığı seçim stratejisine götürdü. Bu dönemde, “Eli kolu bağlı bir belediye başkanı ister misiniz?”, “Farklı dilden konuşan bir belediye başkanı ister miydiniz?”, “Makamsız, Mekânsız, İmkânsız, İktidarsız bir belediye başkanı ister miydiniz?” ve “Para para diye düşünen bir belediye başkanı ister miydiniz?” başlıklarıyla yayınladığı dört reklâmda da, Anavatan Partisi belediye başkanı ve hükümetin farklı partilerden olmasının ortaya çıkaracağı zorluklardan bahsedilerek seçmene bir anlamda gözdağı veriyordu.

Peki ya diğer Partiler?

1977 AP’nin seçim kampanyası içindeki “Canım Anacığım” sözleriyle başlayan bir başka reklâmında da “uğursuz kavganın kavgacıları” diye kaleme aldıkları mektup örneği 2007 seçim kampanyasında DP’nin kullandığı Memet’e mektupları anımsatıyordu.

Bazı partiler kampanyalarında bize sloganlarının zamansızlığını göstermek istercesine aynı sloganları kullanmaya devam etmekteler. Örneğin MHP, 1977 seçimlerinde “Ezan inmeyecek, bayrak dinmeyecek” sloganını kullanıp,  tam 30 yıl sonra da bu sefer “Hazır mı?” seçim şarkısında “ezanımız inlesin / diyorsanız MHP/ bayrağımız inmesin /diyorsanız MHP” sözleriyle seçmen karşısına çıkmayı tercih etti.

Cumhuriyet Halk Partisi’nde Durum Farklı Mı?

Benzer slogan ve stratejilerin kullanılması sadece sağ partilere ait bir özellik değil. 1977 seçim kampanyası birçok partiye ilham olmuş olacak ki AP’nin yukarıda bahsettiğimiz Mehmet Akif Ersoy dizeli ilanın alt tarafında Adalet Partisi ambleminin altında gördüğümüz “Seçim için değil, rejim için sandık başına” sloganı da 2007 seçimleri boyunca CHP’nin kullandığı seçim stratejisini hatırlatmaktaydı. Mitinglerinde Deniz Baykal “ 2007 seçimlerinin basit bir seçim değil, aksine bir rejim seçimi” olduğunu vurguluyor, CHP’li siyasetçiler de saha çalışmalarında “rejim” meselesinin altını çiziyorlardı.

İthal Slogan 

Diğer bir örnek, 2009 Yerel Seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kullandığı “Sakin Güç” sloganı 1981 Başkanlık seçimlerinde Mitterrand’ın kullandığı (La Force Tranquille) sloganın Türkçesi olması. Bu bağlamda aslında slogan sadece eski değil aynı zamanda ithaldi. 1991’de seçim kampanyasını hazırlaması için Jacques Séguéla ile anlaşan Anavatan Partisinden sonra CHP de aynı reklâmcıyla işe koyulmasa da aynı reklâmcının bulduğu seçim sloganı ile yola çıkmıştı. Her ne kadar bu slogan Mitterrand’a Fransa’da 5. Cumhuriyet’in ilk sol başkanı seçilmesine olanak sağladı ise de Kılıçdaroğlu sadece oy oranını artırmakla yetinmek zorunda kaldı.

Sonuç:

Görülüyor ki benzer stratejiler, benzer sloganlar kullanmak sadece bir döneme veya bir partiye ait bir özellik değil. Türkiye’de siyaset iletişimi tarihinin çok kısa bir geçmişi olması ve siyasi kampanyaların profesyonelleşmesinin çok yavaş ilerlemesi belki de bu alandaki zayıflığının en temel nedenleri. Geçmiş tecrübeler bize gösteriyor ki, başarı kazanmış slogan veya strateji kullanmak başarı garantisi vermiyor. Önemli olan her dönemin kendine ait konjonktürü, kendine ait dinamikleri olduğunu göz önünde tutarak bu dinamikleri yakalayacak toplumsal okumaları yapabilmekteki başarı.



[1] « Menderes’e Vurgu » ; Milliyet ; 17 mayıs 2007 ; p.18.