Lider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2015 Pazartesi

YUNANISTAN’DA KAZANAN SYRIZA, KAYBEDEN ANKET ŞIRKETLERI*

Pazar günü yapılan seçimlerin galibi partisi Syriza’yı %35,5 oy ile bir kez daha iktidara taşıyan Çipras oldu. Oysa, son ana kadar anket şirketleri Syriza ile Yeni Demokrasi Partisi’nin başa baş gittiğini, %0,7 ile %3 arasında bir fark olduğunu gösteriyordu[1]. Hatırlayacak olursak, Yunanistan’da yapılan son referandum sonuçlarını da tam olarak bilebilen bir anket şirketi çıkmamıştı.

Anket şirketlerinin isabetsiz tahminleri, son dönemlerde dünyanın her yerinde artan bir sorun haline geldi. 2012 yılında Amerikan Başkanlık seçimlerinde ünlü anket şirketi Gallup Cumhuriyetçi Başkan Adayı Mitt Romney’i Obama’nın %1 önde gösterdiği son seçim anketinden sonra Obama’nın seçimi kazanmasıyla “hata yapma nedenlerini” açıklayan bir dosya yayımlamıştı. Sadece bu sene İsrail’de yapılan seçimler ve elbette İngiltere’de yapılan seçimlerde tüm İngiliz anket şirketlerinin İşçi Partisi ve Muhafazakar Partiyi başa baş gösteren isabetsiz tahminleri anket şirketleri hakkında soru işaretlerini yükseltti. Bizde de özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anket şirketleri yayınladıkları yanlış sonuçlar ile ciddi güven sarsıntısı yaşarken, son yapılan genel seçimlerde de çok büyük bir kısmının başarılı olamadığını biliyoruz.  

Yunan seçimlerinde anket şirketlerinin bu denli yanılmasının nedenleri neler olabilir diye düşünecek olursak  bir iki noktaya dikkat çekmekte yarar olabilir…

Kararsız Seçmen Oranı Yüksek

Son yapılan anketlerdeki kararsız seçmen sayısının yüksekliği hataya zemin hazırlayan en önemli etkenlerden biri olduğu aşikar. Son hafta yayınlanan anketlerde %10 hatta bazen daha yüksek gösterilen kararsız seçmenler oy sonuçlarını değiştirebilecek bir yükseklikteydi. Anket şirketlerinin “kararsızlar dağıldıktan sonra” şeklinde yaptıkları dağılımlar belli ki tam anlamıyla yapılamamış ve sonuçların yanlış çıkmasında temel bir rol oynamıştı. 2012 Amerikan Başkanlık seçilerinden sonra Gallup’un yayınladığı raporda da dağılımların hatalı yapıldığından bahsediyordu.

Seçmen Kızgın

Sputnik haber’e konuşan MRB Anket şirketinin CEO’su Dimitris Mavros seçmenlerde yaşanan kızgınlığın seçim sonuçlarının tahmin edilmesinde en büyük zorluklardan biri olduğunan bahsediyordu[2]. Seçmen kızgınlığı bir anlamda ani fikir değişikliğine dönme ihtimali olsa bile biz daha çok kızgın seçmenin seçime katılmama eğilimi olduğunu başka ülkelerde yapılan seçimlerde de gözlemleyebiliyoruz. Nitekim, Yunanistan’daki son dönemde artan kızgınlık ve artan seçime katılamama oranları bu endişeyi doğrular nitelikte olduğunu söyleyebiliriz.

Oy Kullanma Oranı Düşük

Yunanistan’a seçime katılım önceki seçimlere göre düşük olması da bir başka etken. Özellikle gençlerin düşük katılımı Haziran referandumunda ve ocak ayında yapılan seçimlerde oranla bu seçimlerde düştü.  Seçmenlerin yaklaşık %43,55’inin oy kullanmadığı Yunanistan’da bu 9,836,997 seçmenden 5,562,820’inin oy kullandığı anlamına geliyor. Bu rakam 1974 yılından sonraki en düşük oy verme oranı.

Yunanistan’da son 8 yıldır oy kullanmama oranında bir yükselme olduğu biliniyor. 2007’de 25.9% olan oran 2009’da 29%’a çıkmış ve  2012’de 37.5% ile daha da yükselmişti. 1989 seçimlerinde oy kullanmama oranının %15,5 olduğunu düşünecek olursak, gelinen nokta oldukça dikkat çekici.

Seçime katılımın düşük olması anket şirketlerini yanıltan etkenlerden biri olduğu biliniyor. İngiltere’de yaşanan seçimlerde de İşçi Partisi’nin tahminlerin altında oy almasını “İşçi partisi seçmeni tembel mi?” başlıklı yazıları ile dile getiren birçok siyaset analizcisi İşçi Partisi seçmenlerinin oy kullanmaya gidip gitmediği sorunsalı üzerinden anketlerin hata nedenlerini anlamaya çalışıyordu. Hatırlayacak olursak, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anket tahminlerinde yaşanılan yanlışlıklar da Konda Anket şirketi dahil olmak üzere birçok anket şirketi tarafından katılımın düşüklüğü ile açıklamıştı.

Yunan Halkı Seçim Yorgunu: “Öğrenciyken bu kadar okula gitmemiştim”

Oy kullanma oranının düşmesinin en temel sebeplerinden biri Yunan halkının değişime olan inancını kaybetmesi. İktidara kim gelirse gelsin ülkede büyük bir değişim yaşanacağına inanmayan Yunan seçmeni seçimleri yeterince ilgi göstermedi. Diğer nedenlerden biri ise seçmenlerde yaşanan seçim yorgunluğu. Ardı ardına seçim yaşayan Yunan halkında konuyla ilgili bıkkınlık oluştuğu herkes tarafından bahsedilen bir gerçek. Sadece bu sene ocak ve temmuz ayından sonra 3. Kez sandıklara giden Yunan halkı yasal olarak oy verme mecburiyetine rağmen sandıklara gitmedi. Eylül ayı başında Yunanistan’a yaptığımız ziyarette görüştüğümüz Yunanlılar “Öğrenciyken bu kadar okula gitmemiştim” diyerek seçim sıklığı ile dalga geçiyor, her ne kadar televizyonda siyasilerin münazaralarına vs. yer verilse de bu seçimlerin geçmiş seçimlere oranla daha silik geçtiğinden bahsediyorlardı.

Seçim yorgunluğu sadece seçmenlerde değil, partilerde de gözlemlenen bir olguydu. Kampanyalarda alışılan renkli tablo yoktu. Sokaklarda seçim heyecanından bahsetmek neredeyse imkansızdı. Anketler partileri başa baş gösteriyor, konuşulan olası koalisyon ihtimalleri seçmende varolan bıkkınlığı artırıyordu. Oysa unutmamak gerekiyor ki seçmeni sandığa götüren en büyük etken seçimlere duyulan heyecan.

Lider Değiştiren Değil, Seçmeni Çözüm Üretileceğine İnandıran Parti Seçimi Kazanır…

Yeni Demokrasi partisi Yunanistan’da muhafazakar sağ parti olarak  1974 yılında kurulan ve o tarihten itibaren Yunan siyasetine yöne veren ana siyasi partilerden biri. Haziran ayında yapılan referandumu kaybettikten sonra partinin lideri  Antonis Samaris istifa etmiş, yerine 61 yaşındaki siyasi deneyimi olan Evangelos Meimarakis gelmişti. Bir dönem savunma bakanı olarak da görev yapan Evangelos Meimarakis ekonomik istikrarı getirmek istediklerini, bu nedenle  seçim sonrası Syriza ile koalisyona girebileceklerini söylemişti.

Yeni Demokrasi Partisi’nin lider değiştirmesi Yunan seçmeninde oluşan “yorgun” algısını kırmaya yetmedi. Uzun seneler siyasette aktif olan partinin karıştığı çeşitli skandallar Yunan halkının hafızalarından silinmemiş, yapılan kampanya partinin varolan durumu düzeltebileceğine dair bir inanç yaratamamış.

Ayrılanlara Darbe

SYRIZA'dan ayrılan 25 vekilin kurduğu Laiki Enotita (Halk Birliği) Partisi ise %2,86 alarak %3'lük seçim barajını bulunan sistemde mecliste yer alamadı. Bu nokta da ana partiden ayrılan küçük gurubun yakın dönemde başarılılı olamama örneği bir kez daha gözlemlemiş olduk diyebilir miyiz? Bana kalırsa,  partinin başarılı olamama temel nedeni seçmenlerin belirsizliğe karşı duydukları güvensizlik olarak açıklamak daha doğru olacaktır. Bildiğimiz üzere ayrılan grup ortak para birliği avro’dan çıkıp drahmi’ye geri dönülmesini savunuyordu.

Çipras’ın, 7 aylık iktidarı döneminde seçim vaatlerinin bir çoğunu yerine getirememiş, hatta kreditörler ile 12 milyar euro’luk kemer sıkma içeren anlaşmayı imzalamış olmasına rağmen muhalefet partileri seçmeni kendilerinin daha iyi olabileceğine ve bir değişim yaşanabileceğine ikna edemedi. Çipras her şeye rağmen seçmenin güvenini koruyabilmeyi başardı.

Yanılmanın Metodolojik Nedenleri

Anket şirketlerinin yanılma nedenleri arasında elbette bir çok metodolojik nedenler de bulunuyor. Anketlerin yapıldığı coğrafya, örneklemin temsil edilebilirliği, anketörlerin yetkinliği, soruların doğru hazırlanması ve hatta anketin yapıldığı mecra (telefon, yüzyüze ve online anketler arasında farklıklar) gibi birçok neden sayılabiliyor. Hatta İngiltere’de son seçimlerden sonra anket şirketlerine bir takım uygulama mecburiyetleri ve yaptırım getirilmesi gerekip gerekmediği tartışma konuları arasına girdi. 

Seçimlerinin galibi Çipras…

Çipras bu dönem vaatlerini başarabilecek mi ilerleyen günlerde hep beraber göreceğiz. Belki de  istifasını çıkladığı Nazım’ın dizelerinde olduğu gibi: Yunanistan’ın  en güzel günleri henüz yaşamadıkları…




*Aynı başlıklı yazı 21 Eylül 2015 tarihinde T24 sitesinde yayınlanmıştır: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/yunanistanda-kazanan-syriza-kaybeden-anket-sirketleri,12785
[1] http://www.aljazeera.com/news/2015/09/greeks-heading-cliffhanger-polls-150920013036753.html , http://www.foxnews.com/world/2015/09/18/greece-polls-show-2-main-parties-in-dead-heat-before-election/

5 Ağustos 2015 Çarşamba

AKP SEÇMENİ NEDEN HALA KARARSIZ? *

Siyasal iletişimin en tartışmaları konularından biri, seçmenlerin karar verme zamanlamasıdır. Yurtdışında yapılan çeşitli araştırmalar bize konu ile ilgili farklı veriler sunuyor. Buna göre, aylar öncesinden karar veren seçmenler olduğu gibi, son dönemde karar veren seçmen sayısının da azımsanamayacak miktarda olduğu aşikâr.

Seçim kampanyalarının son 10 gününde neler olacağını bilmek elbette mümkün değil, ama son dönemde çıkan anketler halen kararsızların yüksek bir oranda olduğunu ve birçoğunun AKP seçmeni olduğunu gösterirken gazete köşeleri bu konuya yer ayırmaya başladı.



AKP seçmeni neden hâlâ bu kadar kararsız?



AKP seçmenin kararsızlığı, Fransız reklamcı Jacques Seguela’nın meşhur kampanya stratejisinde saklı olabilir mi? “Öyle bir hikaye anlatmalısınız ki, seçmenin içinde uyuyan çocuk, hikayenin tek  kahramanının sizin adayınız olabileceğine inanmalı” der Jacques Seguela. Kampanya boyunca yürütülen iki başlılık ve farklı mesaj kurgusu AKP seçmeninde hem kahraman karışıklığı hem de hikaye karışıklığı doğurmuş olabilir mi?

“Mesaj güdümlü” kampanya olarak da adlandırabileceğimiz günümüz seçim kampanyalarında mesaj kampanyayı zafere taşıyan temel taşlardan biridir. Mesaj slogan değildir, taktik değildir…

Kampanya mesajı bizim vizyonumuz, yönümüz, değerlerimiz, meselelerimiz hakkında bilgi vermelidir. Kim olduğumuz, değerlerimiz, inançlarımız,  ne yapacağımız, ne için savaştığımız mesajımızın alt metinlerini oluşturur.



Değerler üzerinden iletişim çağı



90’larda sosyo demografilerden üzerinden iletişime ağırlık verilirken artık çağımız değerler üzerinden kampanya çağı. Seçmenlerin değerlerini doğru tanımlayarak, mesajları bu değerler üzerinden vermek başarının en temal anahtarlarından biri.



Mesajların hikâyesi nerede?



Mesajın etkisini artıran en önemli etken verilen mesajın bir hikayesi, bir sesi olması. Sadece vaatlerinin sıralanması değil, mesajın bir çıkış noktası ve bir hikayesi olması, seçmenle ortak bir dünyayı paylaşması hem mesajın seçmene daha kolay ulaşmasını sağlıyor, hem de inandırıcılığını artırıyor.

Muhalefet partilerinin mesajlarına bakacak olursak, ezilen bir kesimin sesine rastlamak mümkün. Asgari ücretle geçinemeyen işçinin, taşeron işçilerin, madencilerinin, Roboski’nin bir sesi, alt metni var. Peki AKP’nin mesajlarında bu “ezilenlerin sesi olma” alt metninin eskisi kadar belirgin olduğunu söyleyebilir miyiz?



Uzun seneler boyunca seçim stratejisinin temeline “yakınlık politikalarını” oturtan AKP, seçmene yabancılaşıyor mu?



Mesajın hikayesi mesajın içeriğinde olabildiği gibi, liderinin geçmişine de dayanabilir. Özellikle 2007 – 2011 arasındaki AKP kampanyalarında parti mesajlarının, Erdoğan’ın hayatı ile  nasıl bağdaştığının örneklerini görmek mümkündü. Erdoğan’ın seçim kampanyalarında seçmene sunduğu dünyanın çıkış noktası sadece muhafazarlık değil, aynı zamanda “ezilmiş sınıfın iktidarı” olgusuydu.

Seçmenlerin gözünde AKP’lileri ve Erdoğan’ı en değerli kılan unsurlardan biri, dönemin dışlanan sınıfının bugün iktidar olmasıydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın “Milletin adamı” “Milli İrade, Milli Güç” gibi sloganlar kullanması Erdoğan’ın kendisini “seçmenin bir izdüşümü” olarak konumlandırması stratejisinin bir parçasıydı.

Ortak geçmişe sahip, ortak değerlere sahip bir lider vurgusu sürekli tekrar ediliyordu. Oysa Erdoğan bugün sarayda oturan, lüks makam araçlarını “çerez parası” diye ifade eden, hükümete destek veren bir Cumhurbaşkanı pozisyonunda. Yoksul semtlerin yükseliş öyküsünü, ezilen sınıfların iktidar sesini temsil eden Erdoğan’ın bugünkü yaşam şekli ile seçmenin yaşam biçimi bağdaşabiliyor mu?

Partilerin gönüllüleri parti mesajlarına inandıkça, mesajları seçmenle paylaşma motivasyonunun arttığını  biliyoruz. Gönüllülerin mesajlara inanmasının en temel şartı da, gönüllünün kendi hikayesini liderin hikayesinde bulabilmesi. Bunun örneklerini daha önceki seçimlerde gözlemledik.

Eğitim politikaları anlatılırken Erdoğan’ın kızının türbanı, ekonomi politikaları anlatılırken Erdoğan’ın yaşadığı yoksulluğu, göç olgusunun nasıl Erdoğan’ın ailesinde vücut bulduğunu özellikle ev gezmelerinde gözlemleme şansımız oldu. Bu hikayeler dönemin kampanya mesajlarının içerisinde varoldu. Oysa bugünün mesajlarına gelindiğinde, Erdoğan’ın bugünkü öyküsü ile gönüllülerin öyküsünün uzlaşabildiğini söylememiz mümkün mü?

Diğer yandan seçmenler ve saha çalışanları Davutoğlu’nun hayatı ile ilgili ne kadar bilgiye sahip? Davutoğlu hakkında tüm bilinenler akademisyen olması, bakan olması gibi aslında seçmenin kendi hayatlarına veya kendi sınıfsal kodlarına ilişkin hiçbir yakınlık içeremeyen bilgiler.

Saha gönüllülerin çoğunluğunun sosyo-ekonomik olarak daha zayıf ailelere mensup olduklarını düşünecek olursak, muhalefetin asgari ücret artışı, emeklilere ikramiye gibi hayatlarına birebir dokunacak vaatlerini AKP’nin reddetmesi, AKP gönüllülerini nasıl motive edebilir? Erdoğan’ın “sahada yorgunluk var” sözü, “sahada isteksizlik var” olarak okunabilir mi?

Bugüne kadar din, AKP ile sosyo-ekonomik seviyesi düşük seçmen sınıfının yaşam tarzlarının ortak referansı olarak karşımıza çıkıyordu. Bu nedenle de çok bağlayıcı bir işlev görüyordu. Yani din sadece muhafazakarlık anlamında değil, ortak sınıf ama daha da önemlisi ortak değerler göndermesinden dolayı tutarlı bir söylemdi.

Bugün meydanlara elinde Kur’an ile inen Erdoğan’ın seçmende karşılık bulamamasının bir nedeni, artık aynı değerler dünyasına ait olmamaları olabilir mi?



Seçmenin empati kurabilme ihtiyacı



Biliyoruz ki,  seçmenin adaya empati duyabilmesi için, ortak kültürel noktaları yakalamaya ihtiyacı vardır. Adayla ortak bir dünyayı paylaşabileceğini hissetmesi gerekir. Biraz önce yukarıda da bahsettiğimiz üzere Başbakan Davutoğlu, başa geldiği günden itibaren seçmenle ortak bir dil kurabilmiş midir? Hakkında çok az bilgiye sahip AKP seçmeni ile Davutoğlu arasında  duygusal bir bağ oluşabildi mi?

AKP’nin 3. dönem kuralı çerçevesinde önde gelen birçok AKP’li siyasetçi elendiği için seçmenlerin daha önce empati kuruduğu birçok isim de bugün meydanlarda değil. Dolayısı ile AKP’ye daha önce oy veren seçmenin bugün ciddi anlamda bir empati problemi yaşadığı gerçek.

Erdoğan’ın da sürekli meydanlarda boy göstermesi aslında bu empati açığını kapatabilmek için bir taktik. Ama bu da yazının başında bahsettiğimiz iki başlılık ve mesaj karışıklığı konusuna bizi geri götürüyor.

CHP’nin ise bu seçimlerde lider ve seçmen arasındaki empati önemini kavradığını, daha önce hiç başvurmadığı söylemler kullanmaya başladığını görüyoruz. Kılıçdaroğlu için yapılan Anadolu’nun Kemal’i belgeselinin, Kılıçdaroğlu’nun seçmenin bilmediği hayatını anlatabilmek için kurgulandığı açıkça anlaşılıyor.

Kılıçdaroğlu’nun miting meydanlarında da annesinin, ablalarının okuma-yazma bilmediğini anlatması, çocuklarının malı-mülkü olmadığını söylemesinin ve üzerine basarak “ben sizden biriyim” vurgusu yapmasının altında da seçmenle ve parti gönüllüleriyle empati yakalama isteğinden kaynaklanıyor.



3. şahıslar, bağımsız kurumlar, STK’lar nerede?



partiler ve liderler yerine, 3. şahıslar üzerinden verilen mesajların büyük etkisi olduğunu biliyoruz. Geçtiğimiz her seçimde AKP adına ilan veren Hukuki Araştırmalar Derneği gibi dernekler AKP’nin mesajlarını 3. ağızdan pekiştiriyordu. AKP bu seçim döneminde bu tarz desteğe ihtiyaç hissetmiyor mu?

AKP daha önceki seçim kampanyalarında gösterdiği mesaj stratejisinden ilk kez çıkarak seçmenin kafasını karıştıracak bir takım değişiklikler yapılıyor. Bu açıdan baktığımızda AKP’in bugünkü mesajları bize “eski muhalefet” anlayışını hatırlatıyor diyebiliriz.



Tersine dönen mesajlar; Korku mu vaat mi?



2002 seçim kampanyasından başlayarak karşılaştırmalı bir mesaj analizi yapacak olursak, AKP kampanyaları vaat ve gelecek üzerine kurulu iken, muhalefet partilerinin çoğunlukla korku üzerine kurulu mesajlar verdiklerini söyleyebiliriz.

Bugüne kadar, bir gelecek hayali çizen AKP’nin karşısında, AKP’nin vaatlerinin gerçekçi olmadığını, bir dönem daha AKP hükümeti ile geçirilmesinin tehlikelerini anlatan bir muhalefet olduğunu söylemek mümkün. Oysa bu seçim döneminde hükümet ve muhalefetin mesajlarının yer değiştirdiğini söyleyebiliriz.



Yapıcı söylem bitti...



Ekonomik söylemlerle ilk atağını yapan CHP’nin karşısında CHP’nin bu vaatleri gerçekleştiremeyeceğini anlatan, çözüm süreci ve demokrasi söylemleri ile ön plana çıkmaya çalışan HDP’nin karşısında AKP tek başına iktidar olamazsa çözüm sürecinin zora gireceği korkusunu vermeye çalışan bir AKP görüyoruz.

Oysa seçmen uzun zamandır muhalefetin korku ve negatiflik üzerine kurulu, iktidarın ise vaatler ve gelecek üzerine kurulu söylemlerine alışık. Şimdi ise muhalefet partilerinin geleceğe yönelik söylemleri karşısında, bu vaatlerin gerçekleşemeyeceğini anlatan, korku salan bir AKP görüyoruz.

Bir zamanların ekonomik kalkınmayı, Avrupa Birliği’ne tam üyeliği, sosyal adaleti savunan AKP’sinin yerine, daha çok negatif bir söylem kullanan, yapıcı olmaktan çok uzak bir AKP var seçmenin karşısında. Bu durum AKP’nin kendi stratejilerine ters düşüyor ve seçmenin kafasını karıştırıyor.



İcraat söylemi heyecanını kaybetmiş olabilir mi?



Muhalefet partilerin mesajlarına baktığımız zaman bir vaat listesi çıkıyor önümüze. AKP’nin geçmiş dönem icraatleri büyük önem taşıyor olsa da, her seçim dönemi benzer icraatleri duyan seçmen artık bunları kanıksamış, kafasında normalleştirmiş, hatta hayatına geçirmiş ve bu nedenle bu icraateleri duymak eski heyecanını kaybetmiş olabilir mi?

Bu noktada AKP’nin aradığı seçmenin sadakat duygusuna seslenmek olabilir mi?



Mesajlarda Karışıklık: Türkiye küçük mü değil mi?



Siyasal iletişim başarısının temel taşlarından biri kampanya mesajında tutarlı olmaktır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin geçmiş seçim stratejileri bir temel mesaja dayanır: İcraatleri teker teker anlatmak ve bu geçmiş referans üzerinden vaatlerin devamı için oy istemek. Bir yandan icraatler teker teker hatırlatan, bir yandan muhalefetin asgari maaş artışı, emekli ikramiyesi gibi aslında son derece basit gözüken ekonomik söylemlerinin yapılamayacağını anlatan, öte yandan dünyanın en büyük havaalanı inşaatı, İstanbul’a 3. Köprü, kanal projeleri gibi dev projeler gerçekleştirmekten bahseden AKP’nin kendi mesajlarında çelişki yarattığı aşikâr.

Seçmenin kafasında oluşturulmak istenen Türkiye algısı nedir? AKP hükümet döneminde Türkiye’yi nereye getirmiştir? Mitinglerde hem Davutoğlu’nun hem de Erdoğan’ın bahsettiği gibi Marmaray’ı yapan, denizin üzerinde havaalanı inşa eden büyük Türkiye mi olmuştur, yoksa emeklisine 2 maaş ikramiye bile veremeyecek bir Türkiye mi? 3. Havaalanı inşaatına giren Türkiye neden ve nasıl asgari ücreti yükseltemeyecektir? Bu sorular seçmende kafa karışıklığına neden olmaktadır.



İki başlı dev olur mu? İstikrar mı değişim mi?



Uzun yıllar AKP söyleminin büyük bir parçasını “istikrar” kavramı oluşturuyordu. hizmetlerin devamı için istikrarın gerekliliği, tek parti hükümeti ile sağlanacak istikrarın gerekliliği, varolan düzenin korunması için istikrarın gerekliliği. Bu seçim döneminde ise bu temel söylemde de büyük bir sapma gördüğümüzü söyleyebiliriz.

Öncelikle Davutoğlu’nun öncülüğünde yürütülen AKP kampanyası eski stratejinin devamı.. Geçmiş AKP dönemine verilen referanslar, il bazında yapılan tek tek icraat dökümleri bu dönemde de mevcut. Bu noktada geçmiş kampanyaların bir tekrarını gördüğümüzü söylemek mümkün.

Kampanyanın diğer ayağını büyük bir hızla yürüten Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim meydanlarında bir yandan geçmiş başarılarından bahsederken bir yandan da yepyeni bir söylem kullanıyor aslında. “İstikrar” yerine “değişim”.

Erdoğan’ın bahsettiği Başkanlık sistemi, başlı başına bir değişim öngörüyor ve bu daha önce AKP seçmeninin de duymadığı bir söylem. 2002 yılından itibaren hükümette bulunan ve tüm seçim kampanyalarında kullanılan istikrar söyleminin aksine, bu sefer değişim öngörülüyor. Bu da bir mesaj karışıklığı yaratıyor.

AKP’ye oy veren seçmen Davutoğlu’nun bahsettiği istikrara mı oy verecek, yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bahsettiği büyük değişime mi? Partinin dilinden düşürmediği “Yeni Türkiye” içerisinde Davutoğlu’nun yeri ne olacak? Hatta AKP’nin parti olarak yerinin ne olacağı da meçhul. Liderin oy vermede etkisi tartışılmaz; ama unutmamak gerekiyor ki parti için oy veren seçmen sayısı da az değil. AKP’ye parti olarak oy vermiş seçmen bu yeni, tam olarak ne olduğunu bilmediği sistemde partisinin akıbetini merak etmiyor mu?



İki lider olur mu?



Tüm bu mesajların karışmasının temel nedenlerinden birinin AKP’nin kampanyasının iki ayaklı oluşu olduğunu söyleyebilir miyiz? Seçim kampanyaları süresince parti lideri büyük bir önem taşır. Seçmen onun etrafında kilitlenir. Kampanyanın lokomotifidir lider…

AKP seçmeni kafasında varolan ana lider Erdoğan iken, Davutoğlu’nun verdiği mesajların inandırıcı, sürekleyici olması mümkün mü? Bu durum birinci yazıda da bahsettiğimiz kampanyanın iki başlı olmasına neden olarak seçmenin kafasında karışık yaratmıyor mu? Ya da Jacques Seguela’nın dediği gibi hikayenin kahramanını seçmen nezdinde karıştırmıyor mu?



Kararsızlık belirleyici olur mu?



Kampanyada başarıyı yakalamak ancak partinin değerlerinin ve inandıklarının, seçmenin talepleri ve görüşleriyle birleşmesiyle mümkündür. Bu birleşimi yapmak da doğru konulara odaklanmakla, doğru mesajları verebilmekle mümkün olacaktır.

En doğru soruları sorup, insanların aklındakileri tüm açıklığıyla anlayabilme, akılları kurcalayan en derin endişelere, en mikro soru işaretlerine inebildiğiniz ölçüde mesajların oluşumu sağlıklı olacaktır. Unutmamak gerekiyor ki seçmenin size verdiği mesajı anlayamıyorsanız, istediğiniz kadar sayılara bakarak analiz yapın, zamanınızın gerisinde kalırsınız.

9-12 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’nin konferansına katılan birçok ünlü kampanya uzmanı kararsız seçmenlerin karar verme süreci ile ilgili farklı düşünceler paylaştılar.

Konferansa katılan AKP’nin kampanya direktörü Erol Olçok Türkiye’deki seçim kampanyalarında son 30 günün önemli olduğunu, özellikle de son 10 gün belirleyici olduğunu söylerken son 10 gün için özel bir kampanya kurguladıklarının sinyalini de veriyordu. Bahsi geçen çalışmanın kararsız seçmen üzerinde nasıl bir etkisi olacağını çok kısa bir süre sonunda göreceğiz. 


Son 10 günlük çok kritik bir sürece giriyoruz. Kararsız seçmenler sadece AKP’li değil, tüm seçmen gruplarında, nedenleri farklı olsa da, mevcut. Bu süreçte partiler son kozlarını oynayacak ve kararsız seçmenler bir noktada kararlarını vererek aslında seçimin kaderini belirleyecekler. kısacası, kararsız seçmen, seçimin sonucunu belirleyecek.

*28 Mayıs 2015 tarihinde T24 internet sitesinde aynı başlıkla yayınlanmıştır.
İlgili link: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/akp-secmeni-neden-hala-kararsiz,11989 

24 Ağustos 2014 Pazar

BAŞARISIZLIĞIN NEDENİ ÇATI ADAYI OLMAK DEĞİL


Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sona ermesi ile birlikte, alınan seçim sonuçları da tartışılmaya başlandı. “Bu sonuçlar Tayyip Erdoğan’ın başarısı mıydı, yoksa çatı adayının başarısızlığı mı?” “Çatı adayı doğru bir formül müydü?” “Selahattin Demirtaş’ın oy yükseltme sebepleri nelerdi?” Bunlar gibi birçok soru kamuoyunda tartışılmaya başlandı.

Kuşkusuz başarılı bir seçim kampanyası doğru bir strateji üzerine kurgulanmış birbirini tamamlayan /destekleyen bir iletişim çalışması bütündür. Oldukça uzun bir yazı dizisi çıkabilecek bu konuda bugün seçim sonrası en çok konuşulan konulardan biri “çatı aday formulü neden tutmadı?” sorusunu tartışmak istedim.

Çatı Aday Formulü Ölü mü Doğdu?

Ortak çatı adayı, projesi daha başından itibaren birçok risk içeren bir hamleydi. Partilerin kendi güçlerinden emin olmadığı anlamına geldiği için seçmen karşısında zayıf bir imaj çizmeleri ve bu imajın oy verme motivasyonu oluşturamadığı da doğruydu. Farklı partilerin adayın kampanyasında ne derecede, ne şekilde yer alacağının net olarak belirlenememesinin yetki karmaşası doğurduğu da aşikardı. Bu nedenle, diğer iki aday partilerinin tüm örgütlerince sahiplenilmiş ve aksamadan çalışma yapılırken, İhsanoğlu’nun tüm partilerin adayı olduğu ama hiçbir partinin adayı olamadığı da doğrudur. Ama bunlar kolayca aşılabilecek sorunlardı.  Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçim kazanamamasının temel nedenleri bunlar değil, çatı adayı olması da değil, konumlandırılmasının doğru yapılamaması, söylemlerinin doğru oturtulamamasıdır

Adayın Tanınmaması Avantaj Olabilirdi

Kampanyaya başlangıcında adayın tanınmamasının bir takım dezavantajları oluşturuyordu. Ama adayın tanınmıyor olması, adayın konumlandırılmasını ve söylemlerini sıfırdan oluşturma imkanı veriyordu. Demirtaş’ın üzerinde varolan imajını kampanya döneminde ne denli dönüştürdüğüne bakılacak olursa, sıfırdan bir adayı konumlandırılabilmek bu anlamda çok daha kolaydı. Kapsamlı bir araştırma ve veri analizi yaparak aday için en doğru konumlandırma bulunabilir, kampanya söylemleri bu doğrultuda oluşturulabilir ve adayın çok hızlı bir ivme alması sağlanabilirdi. Oysa, kampanya süresince İhsanoğlu’nun konumlandırılması doğru yapılamamış, verdiği mesajlar karışıklık içermiş ve etkili olamamıştır.  

Adayın Söyleminin Seçmenle Yakınlık Kurabilmesi Şarttır.

İhsanoğlu’nun çatı adayı seçilmesinin en temel etkenlerinden birinin İhsanoğlu’nun da muhafazakar bir insan olması ve bu özelliği ile AKP seçmeninden de oy alma potansiyeli olduğunun düşünülmesi olduğu aşikar. Kampanyanın başladığı ilk günden itibaren, adayın konumlandırılmasında ve söylemlerinde ağırlıklı olarak sağ söylemlere yer verilmesinin ana nedeni de buydu. Oysa kampanya ekibinin gözden kaçırdığı çok temel bir nokta vardı: Seçmenlerin Erdoğan’a oy vermesinin tek nedeni dindar olması değildi. Seçmenlerin gözünde AKP’lileri ve Erdoğan’ı en değerli kılan unsurlardan biri bir dönemin dışlanan sınıfının bugün iktidar olmasıydı. Toplumsal dinamikleri doğru analiz etmeden kampanya söylemi oluşturmak hataya götüren temel nedenlerden biriydi. 
Nüfusun coğrafi dağılımına bakacak olursak şehir nüfusunun giderek artığını ve bu artışı sağlayan özellikle gecekondu nüfusunun yaşadığı dışlanmışlık hissiyatının sadece dinsel değil, sınıfsal olarak açıklanabilecek bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, Erdoğan’ın seçim kampanyalarında seçmene sunduğu dünyanın çıkış noktası sadece muhafazarlık değil, aynı zamanda “ezilmiş sınıfın iktidarı” olgusuydu. Din de zaten bu yaşam tarzının ortak referansı olarak karşımıza çıkıyordu.

Demirtaş’ın kampanyasında da “sınıf mücadelesi” açıkca görülebilen bir olguydu. Bu söylemlerin seçmende karşılık bulmasının nedeni sadece Demirtaş’ın hayatının ve hikayesinin uygun olması değil, “Yeni Yaşam Çağrısı” adını verdiği bildirgesinin çeşitli konu başlıkları altında “ezilen sınıfların” yanında olacağı anlatılması ve Demirtaş’ın her fırsatta üstüne basarak net bir şekilde bu konuya vurgu yapmasından kaynaklanmaktadır.

 İhsanoğlu’nun kampanyasındaki konulandırılması ve söylemleri, bu sınıfın temsiliyetine uzak duruyordu. Muhafazakarlığına dikkat çekmek için kampanya başlangıç konuşmasına Fatiha suresi ile başlansa da, Çırağan Sarayı’nda yapılan toplantı sembolik olarak adayı bu sınıflardan uzaklaştırıyor, hal böyle olunca ”Ekmek için Ekmeleddin” sloganı da populist bir söylem olarak anlaşılıyor, karşılığını bulamıyordu. Kampanya süresince seçmenle ortak kültürel kod yaratılmaya çalışılmıyor, din üzerinden bu bağın oluşması sağlanmaya çalışılıyordu. Bu nedenle basın toplantıları besmele ile açılıyor, her fırsatta adayın muhafazakarlığına vurgu yapılıyordu. Oysa, seçmenin adaya empati duyabilmesi için, ortak kültürel noktaları yakalayamaya ihtiyacı vardır. Adayla ortak bir dünyayı paylaşabileceğini hissetmesi gerekir. Aday geçmişi itibari ile bu sınıfa dahil olmayabilir. Ama yapılması gereken adayın tüm söylemlerinde bu sınıfların hassasiyetleri gözönüne alınmalı ve onlara kendilerini rahat hissedebilecekleri, güvenebilecekleri bir ortam yaratılmalıydı. Oysa, İhsanoğlu’nun söylemleri sınıfsal bir içerik içermiyordu. Bu sınıfların dertlerine, önceliklerine ilişkin net bir söylemi yoktu.  
Adayın milliyetçilik tabanı ile ilişki kurabilmesi adına sürekli tekrarlanan Mehmet Akif ile aile dostluğu, CHP tabanını hoş tutmak adına anlatılan adayın uzun yıllar sürdürdüğü üst düzey görevler, profesör olması gibi unsurlar, seçmene adayla nasıl farklı dünyanın insanları olduklarını gösteriyordu tekrar ve tekrar. Anlatılan hayat tamamıyla farklı bir yaşam tarzıydı ve bu farklılık içinde adayın dindarlığı da ortak bir referans olamıyor, aday seçmene ulaşmakta zorluk çekiyordu. Tam da bu nedenle Erdoğan rakibine “monşer” diyor, adayın seçmeni asla anlayamacağına dikkat çekmek istiyordu. Oysa Erdoğan, her ne kadar artık o sınıfa dahil olmasa da, o sınıfın kültürel kodları ile yoğurulmuş, o sınıfın dünyasından çıkmış bir liderdi. O sınıfın hayallerinin gerçekleşmesiydi ve hala söylemlerini bunun üzerinde kuruyor, kendini “ezilen sınıfın başkaldırısı” olarak konumlandırmaya devam ediyordu. Tıpkı kendisi için hazırlanan “Dombra” şarkısının sözlerinde olduğu gibi:

Ezilenlerin gür sesidir o
Suskun dünyanın hür sesidir o
Göründüğü gibi olan
Gücünü milletten alan
Recep Tayyip Erdoğan

Halkın adamı Hak’kın aşığı
O milyonların umut ışığı
Mazlumlara sırdaş olan
Gariplere yoldaş olan
Recep Tayyip Erdoğan

Kullanılan sloganlara baktığımız zaman da adayların farklı yaklaşımları açık açık gözlemlenebilmektedir. Erdoğan’ın senelerdir kullandığı “Milletin adamı” “Milli İrade, Milli Güç” gibi sloganlar da Erdoğan’ın kendisini  “seçmenin bir izdüşümü” olarak konumlandırması stratejisinin bir parçasıdır. Oysa, İhsanoğlu’nun son aşamada özellikle billboard’larda sıkça kullandığı “Türkiye’nin Gururu” sloganı İhsanoğlu’nu henüz tam tanıyamamış, kafasında oturtamamış seçmende soru işareti oluşturmuştur.  Ama daha da önemlisi Erdoğan’ın “millet”, “milli” vurgularının aksine İhsanoğlu’nun kullandığı “Türkiye’nin Gururu” sloganı daha üst yapıyı işaret ediyor, seçmenden uzaklaşıyordu.

Sonuç olarak, adayın sadece muhafazakar olması yeterli değil, geliştirdiği söyleminin kültürel kodlar ve sınıfı itibari ile de seçmende yakınlık kurabilecek niteliklere sahip olması gerekiyordu. Oysa, İhsanoğlu’nun kampanya süresince kullanılan dini referanslar adayı CHP seçmeni ile, Mısır’da doğması vs. polemiği MHP seçmeni ile arasına mesafe koyarken, kültürel kod farklılıkların sürekli vurgulanma nedeni ile de alt/orta sağ seçmene ulaşılmakta zorluk çekilmiştir.

Seçmenin Gönlünde Genç, Dinamik Lider

Liderin genç, dinamik olması dünyanın her yerinde seçmenler tarafından ilgi gören bir ayrıcalıktır. Aday ne kadar dinamikse, seçmenin bilinçaltında o kadar çalışabileceği imajı oluşur. Dolayısı ile kampanya ekipleri adaylarının her türlü fiziksel özellikleri ile de üstünlük sağlayabilmek için taktikler geliştirirler. Örneğin, ABD 2008 seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Mc Cain karşısında Obama gençlik kozunu çok başarılı bir hamle ile kullanmıştır.

Türkiye’de seçmen yaş ortalamasını dikkate alacak olursak liderin genç yaşı bir önemli avantaj olarak karşımıza çıkabilir. Bu anlamda Selahattin Demirtaş’ın en genç aday olması, doğal olarak yaydığı enerji seçmenlerin, özellikle genç seçmenlerin, ilgisini çekmeyi başardı. Gençlik unsurunun önemini farkeden Erdoğan’ın kampanya ekibi, gençliğin hemen yan açılımı olan “dinamiklik” üzerine dikkat çekmeye çalıştılar. Erdoğan’ın zaten gün içi performansı aşikardı. Katıldığı miting programları vs. ile tempo kaldırabilen, dinamik bir başkan imajı çiziyordu. Ama ekip bununla da yetinmeyerek Erdoğan’ı futbol maçına çıkararak fiziki üstünlüğünü göstermeyi başardı. Futbol maçı sadece fiziki performansına değil, Erdoğan’ın geçmişine de gönderme yaptığı için seçmen tarafından yadırganmayan bir etkinlikti. 

Oysa İhsanoğlu’nun kampanyası bu noktayı tamamen gözardı etmiş gözüküyordu ki, kampanya süresince hiç bir hamle yapılmadı. Hatta posterlerinde kullanılan kucağında Ayşe Bebek’le verdiği poz, yaşını iyice belirgin kılıyordu. Halbuki gençlerin içinde bulunduğu dinamik pozlar kullanılsa, bir takım etkinlikler düzenlenseydi, en azından adayın tempo kaldırabilen bir lider olabileceği gösterilebilirdi.


Seçmenin Gönlünde Güçlü, Cesur, Yenilikçi Lider

 Erdoğan’ın “Vizyon Belgesi” adı verilen kampanya söylemi “Yeni Türkiye”, “Değişimin Lideri”, “Milli İrade, Milli Güç”, “Türkiye’nin Gücüne Güç Katıyorum” gibi bir seri sloganla desteklendi. Sloganların ortak noktası “cürretkar olmaları” ve “güç” vurgusu yapmalarıydı. Farklı zamanlarda yaptığımız anket çalışmalarında net olarak gördüğümüz sonuçlardan biri Türk seçmeninin cürretkarlığı sevmesi, gücü sevmesi ve liderlerinin güçlü olmasını, büyük vaat vermesini istemeleriydi. Bu anlamda, bir yandan ilk kez Erdoğan hükümeti döneminde gerçekleşen icraatlerle gelişen Türkiye’den bahsedilerek  Erdoğan’ın yenilikçi karakterinin altı çiziliyor, bir yandan da daha da gelişme, daha da büyüme ve daha da güçlenme vurgusu yapılarak cesur ve güçlü lider portresi pekiştiriliyordu. Yapılan tüm eleştirileri  “Komplo”, “Paralel Devlet” olarak tanımlayan Erdoğan, altını çizdiği Yeni Türkiye söyleminde bu yapılarla savaş ilan ediyor ve bu yaklaşımıyla da bir güç gösterisinde bulunuyordu.

Demirtaş “Yeni Yaşam Çağrısı” söylemini ve Demokratik Değişim, Barışçı Türkiye” sloganı  ile birleştirdi. Demokrasiyi “Radikal Demokrasi” olarak tanımlayacak kadar cesur bir çıkış yapan Demirtaş kampanya süresince “Türkiyelileşme” projesine vurgu yapan, tüm dinsel ve etnik kimlikleri kucaklayan, LGBT, musevi, Ermeni, alevi vs. gibi azınlılar hakkında açık açık konuşabilen bir lider portresi çizmiştir. Bu anlamda söylemlerinin “cüretkar” olduğunu söyleyebiliriz.  Daha önce üstü kapalı olarak bahsedilse, de hiçbir seçim kampanyasında bu kadar açık bir şekilde bu sınıfların adına vurgu yapıldığı görülmemişti. Bu anlamda hem cesur, hem de Yeni Yaşam Çağrısı ile yenilikçi bir lider portresi çizmeyi başarmıştır.

Bir yandan Erdoğan’ın “Büyük Türkiye Projesi”, diğer yandan Demirtaş’ın “Radikal Demokrasi” önerisi yanında İhsanoğlu’nun “Sevgi ekmek için, birlik ekmek için, dirlik ekmek için, ekmek için Ekmeleddin” gibi sloganla çıkış yapması ılıman fakat heyecan yaratmayan, seçmeni motive etmeyen daha düşük profil kalmıştır. Adayın söylemlerinin net bir hedef kitlesi olmaması ve kampanya süresince her kesimden oy almak adına yumuşak geçişler yapması adayı beyefendi göstermiş ama yeterince güçlü göstermemiştir.

Adayın Mesajlarının Net ve Tutarlı Olması

Kampanya süresince Erdoğan’ın mesajı açık ve netti. Kendi iktidar süresince Türkiye’nin kattettiği aşamalar anlatılıyor ve bu başarının büyümesi vaat ediliyordu. Bu kurgu zaten Erdoğan’ın 2007 ve 2011 Genel seçimlerinde de kullandığı, seçmenin alışık olduğu bir stratejiydi.

Demirtaş “Yeni Yaşam Çağrısı” adını verdiği söylemini ilkeler üzerinden kurmuş ve demokrasiye, adalete, barışa, gence, kadına, yeşile karşı bakışını hep bu ilkeler çerçevesinde açıklayarak tutarlı bir söylem geliştirmeyi başarmıştır. Bildirgesinin çeşitli konu başlıkları altında yer alan, “Farklılıkların eşit ve gönüllü birlikteliği, tek mezhepçi olmayan anlayış, adalet, inanç özgürlüğü, barış” gibi düşüncelerinde de hep aynı ilkeleri savunmuş, vermek istediği mesajın seçmende net olarak oturmasını sağlamıştır.

İhsanoğlu’nun ortak çatı adayı olarak oturtmaya çalıştığı söylemde ve vermeye çalıştığı mesajlarda ise bir karışıklık oluşmuştur. Bir yandan Cumhurbaşkanlığı’nın icra makamı olmadığını vurgularken diğer yandan “ekmek” vurgusu gündelik yaşam mücadelesine gönderme yapması siyasi konumlandırılmasında karışıklık yarattı. Gazetelerde yayınlanan insert’lerinde 10 maddelik “Ekmel Hoca’nın vizyonunda ne var?” bölümünün altında hem vatandaşlar arasında yaşanan ayrımcılığın son bulmasından, özgürlüklerin korunmasından vs. bahsedilirken bir yandan da kredi ve kredi kartları borçlarını sıfırlamaktan bahsetmesi “Cumhurbaşkanlığı icra makamı değildir” söylemi ile çakışmış, seçmende karışıklık yaratmıştır.  

İhsanoğlu’nun 10 maddelik vizyon projesini “Ülkemizin tüm mega projelerini, iktidar ve muhalefetin el ele kutlayacağı, ortak sevinç yaşayacağı bir Türkiye inşa etmek” maddesiyle bitirmesi kafa karışıklığını iyice artırmıştır. Mega projeler daha once AKP’nin kampanyalarında da kullandığı en temel söylemlerinden biridir. Yeni Türkiye’de halihazırda kullandıkları slogan iken Türkiye inşa etmek söylemi İhsanoğlu’nun kampanya söylemleriyle uyuşmamakla kalmamış, rakibine gönderme yapmıştır. “Birlik, beraberlik” vurgusu nedeni ile Demirtaş ile çıkış noktalarının benzerlik göstermesine rağmen Demirtaş’ın söylemlerinin ses getirmesi, İhsanoğlu’nun getirememesi bu karışıklığın bir sonucur. Bu anlamda kendi adaylarından duymayı bekledikleri sol söylemleri Demirtaş’tan duyan bir kısım CHP seçmeninin  de oy verme motivasyonun düşmesi çok şaşırtıcı değildir.

“Yorumlayan Toplumlar” isimli algılama teorileri üzerine yazdığım Fransa’da Editions Universitaires Européennes Yayınevi'nden basılan kitabımda da bahsettiğim üzere bütünlük oluşturamayan söylemlerin algı oluşturma ihtimali son derece zordur. Rakiplerinden farklılaşamayan söylemlerin farkındalık yaratması mümkün değildir. İhsanoğlu’nun söylemleri bütünlük içermediği ve farklılaşma yakalayamadığı için seçmene ulaşmamıştır. Tabii kendisini anlatamamasının ve seçmene ulaşamamasının bir sebebi de daha önceki yazımda da bahsetmişim olduğum adayın hiç miting yapmamasının ve sadece belirli TV programları ile sınırlı kalmasının da payı büyüktür. (Bkz. Erdoğan Neden İl İl Gezerek Mitingler Yaptı)

Sonuç olarak, İhsanoğlu’nun seçim sonuçlarının tek nedeni çatı adayı olması değil, konumlandırılmasının doğru yapılamaması, söylemlerinin doğru oturtulamamasıdır. Seçmen eskiden olduğu gibi demografik özellikleri itibariyle büyük bir grubun parçası değil, bulunduğu sınıfı, düşünce yapısı, davranış modelleriyle daha küçük grupların parçasıdır. Seçmenlerin düşünme yapısını anlamadan konumlandırılan adayın seçmene ulaşma imkanı da yoktur. Adayınız kim olursa olsun, seçmenin homojen bir bütün olarak kabul edildiği, farklılıklarının gözardı edildiği bir kampanyanın asla başarıya ulaşma şansı yoktur. 
--------
*Bu yazı 16 Ağustos 2014 tarihinde T24'te yayınlanmıştır.  
http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/basarisizligin-nedeni-cati-adayi-olmak-degil,9957