HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2015 Çarşamba

AKP SEÇMENİ NEDEN HALA KARARSIZ? *

Siyasal iletişimin en tartışmaları konularından biri, seçmenlerin karar verme zamanlamasıdır. Yurtdışında yapılan çeşitli araştırmalar bize konu ile ilgili farklı veriler sunuyor. Buna göre, aylar öncesinden karar veren seçmenler olduğu gibi, son dönemde karar veren seçmen sayısının da azımsanamayacak miktarda olduğu aşikâr.

Seçim kampanyalarının son 10 gününde neler olacağını bilmek elbette mümkün değil, ama son dönemde çıkan anketler halen kararsızların yüksek bir oranda olduğunu ve birçoğunun AKP seçmeni olduğunu gösterirken gazete köşeleri bu konuya yer ayırmaya başladı.



AKP seçmeni neden hâlâ bu kadar kararsız?



AKP seçmenin kararsızlığı, Fransız reklamcı Jacques Seguela’nın meşhur kampanya stratejisinde saklı olabilir mi? “Öyle bir hikaye anlatmalısınız ki, seçmenin içinde uyuyan çocuk, hikayenin tek  kahramanının sizin adayınız olabileceğine inanmalı” der Jacques Seguela. Kampanya boyunca yürütülen iki başlılık ve farklı mesaj kurgusu AKP seçmeninde hem kahraman karışıklığı hem de hikaye karışıklığı doğurmuş olabilir mi?

“Mesaj güdümlü” kampanya olarak da adlandırabileceğimiz günümüz seçim kampanyalarında mesaj kampanyayı zafere taşıyan temel taşlardan biridir. Mesaj slogan değildir, taktik değildir…

Kampanya mesajı bizim vizyonumuz, yönümüz, değerlerimiz, meselelerimiz hakkında bilgi vermelidir. Kim olduğumuz, değerlerimiz, inançlarımız,  ne yapacağımız, ne için savaştığımız mesajımızın alt metinlerini oluşturur.



Değerler üzerinden iletişim çağı



90’larda sosyo demografilerden üzerinden iletişime ağırlık verilirken artık çağımız değerler üzerinden kampanya çağı. Seçmenlerin değerlerini doğru tanımlayarak, mesajları bu değerler üzerinden vermek başarının en temal anahtarlarından biri.



Mesajların hikâyesi nerede?



Mesajın etkisini artıran en önemli etken verilen mesajın bir hikayesi, bir sesi olması. Sadece vaatlerinin sıralanması değil, mesajın bir çıkış noktası ve bir hikayesi olması, seçmenle ortak bir dünyayı paylaşması hem mesajın seçmene daha kolay ulaşmasını sağlıyor, hem de inandırıcılığını artırıyor.

Muhalefet partilerinin mesajlarına bakacak olursak, ezilen bir kesimin sesine rastlamak mümkün. Asgari ücretle geçinemeyen işçinin, taşeron işçilerin, madencilerinin, Roboski’nin bir sesi, alt metni var. Peki AKP’nin mesajlarında bu “ezilenlerin sesi olma” alt metninin eskisi kadar belirgin olduğunu söyleyebilir miyiz?



Uzun seneler boyunca seçim stratejisinin temeline “yakınlık politikalarını” oturtan AKP, seçmene yabancılaşıyor mu?



Mesajın hikayesi mesajın içeriğinde olabildiği gibi, liderinin geçmişine de dayanabilir. Özellikle 2007 – 2011 arasındaki AKP kampanyalarında parti mesajlarının, Erdoğan’ın hayatı ile  nasıl bağdaştığının örneklerini görmek mümkündü. Erdoğan’ın seçim kampanyalarında seçmene sunduğu dünyanın çıkış noktası sadece muhafazarlık değil, aynı zamanda “ezilmiş sınıfın iktidarı” olgusuydu.

Seçmenlerin gözünde AKP’lileri ve Erdoğan’ı en değerli kılan unsurlardan biri, dönemin dışlanan sınıfının bugün iktidar olmasıydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın “Milletin adamı” “Milli İrade, Milli Güç” gibi sloganlar kullanması Erdoğan’ın kendisini “seçmenin bir izdüşümü” olarak konumlandırması stratejisinin bir parçasıydı.

Ortak geçmişe sahip, ortak değerlere sahip bir lider vurgusu sürekli tekrar ediliyordu. Oysa Erdoğan bugün sarayda oturan, lüks makam araçlarını “çerez parası” diye ifade eden, hükümete destek veren bir Cumhurbaşkanı pozisyonunda. Yoksul semtlerin yükseliş öyküsünü, ezilen sınıfların iktidar sesini temsil eden Erdoğan’ın bugünkü yaşam şekli ile seçmenin yaşam biçimi bağdaşabiliyor mu?

Partilerin gönüllüleri parti mesajlarına inandıkça, mesajları seçmenle paylaşma motivasyonunun arttığını  biliyoruz. Gönüllülerin mesajlara inanmasının en temel şartı da, gönüllünün kendi hikayesini liderin hikayesinde bulabilmesi. Bunun örneklerini daha önceki seçimlerde gözlemledik.

Eğitim politikaları anlatılırken Erdoğan’ın kızının türbanı, ekonomi politikaları anlatılırken Erdoğan’ın yaşadığı yoksulluğu, göç olgusunun nasıl Erdoğan’ın ailesinde vücut bulduğunu özellikle ev gezmelerinde gözlemleme şansımız oldu. Bu hikayeler dönemin kampanya mesajlarının içerisinde varoldu. Oysa bugünün mesajlarına gelindiğinde, Erdoğan’ın bugünkü öyküsü ile gönüllülerin öyküsünün uzlaşabildiğini söylememiz mümkün mü?

Diğer yandan seçmenler ve saha çalışanları Davutoğlu’nun hayatı ile ilgili ne kadar bilgiye sahip? Davutoğlu hakkında tüm bilinenler akademisyen olması, bakan olması gibi aslında seçmenin kendi hayatlarına veya kendi sınıfsal kodlarına ilişkin hiçbir yakınlık içeremeyen bilgiler.

Saha gönüllülerin çoğunluğunun sosyo-ekonomik olarak daha zayıf ailelere mensup olduklarını düşünecek olursak, muhalefetin asgari ücret artışı, emeklilere ikramiye gibi hayatlarına birebir dokunacak vaatlerini AKP’nin reddetmesi, AKP gönüllülerini nasıl motive edebilir? Erdoğan’ın “sahada yorgunluk var” sözü, “sahada isteksizlik var” olarak okunabilir mi?

Bugüne kadar din, AKP ile sosyo-ekonomik seviyesi düşük seçmen sınıfının yaşam tarzlarının ortak referansı olarak karşımıza çıkıyordu. Bu nedenle de çok bağlayıcı bir işlev görüyordu. Yani din sadece muhafazakarlık anlamında değil, ortak sınıf ama daha da önemlisi ortak değerler göndermesinden dolayı tutarlı bir söylemdi.

Bugün meydanlara elinde Kur’an ile inen Erdoğan’ın seçmende karşılık bulamamasının bir nedeni, artık aynı değerler dünyasına ait olmamaları olabilir mi?



Seçmenin empati kurabilme ihtiyacı



Biliyoruz ki,  seçmenin adaya empati duyabilmesi için, ortak kültürel noktaları yakalamaya ihtiyacı vardır. Adayla ortak bir dünyayı paylaşabileceğini hissetmesi gerekir. Biraz önce yukarıda da bahsettiğimiz üzere Başbakan Davutoğlu, başa geldiği günden itibaren seçmenle ortak bir dil kurabilmiş midir? Hakkında çok az bilgiye sahip AKP seçmeni ile Davutoğlu arasında  duygusal bir bağ oluşabildi mi?

AKP’nin 3. dönem kuralı çerçevesinde önde gelen birçok AKP’li siyasetçi elendiği için seçmenlerin daha önce empati kuruduğu birçok isim de bugün meydanlarda değil. Dolayısı ile AKP’ye daha önce oy veren seçmenin bugün ciddi anlamda bir empati problemi yaşadığı gerçek.

Erdoğan’ın da sürekli meydanlarda boy göstermesi aslında bu empati açığını kapatabilmek için bir taktik. Ama bu da yazının başında bahsettiğimiz iki başlılık ve mesaj karışıklığı konusuna bizi geri götürüyor.

CHP’nin ise bu seçimlerde lider ve seçmen arasındaki empati önemini kavradığını, daha önce hiç başvurmadığı söylemler kullanmaya başladığını görüyoruz. Kılıçdaroğlu için yapılan Anadolu’nun Kemal’i belgeselinin, Kılıçdaroğlu’nun seçmenin bilmediği hayatını anlatabilmek için kurgulandığı açıkça anlaşılıyor.

Kılıçdaroğlu’nun miting meydanlarında da annesinin, ablalarının okuma-yazma bilmediğini anlatması, çocuklarının malı-mülkü olmadığını söylemesinin ve üzerine basarak “ben sizden biriyim” vurgusu yapmasının altında da seçmenle ve parti gönüllüleriyle empati yakalama isteğinden kaynaklanıyor.



3. şahıslar, bağımsız kurumlar, STK’lar nerede?



partiler ve liderler yerine, 3. şahıslar üzerinden verilen mesajların büyük etkisi olduğunu biliyoruz. Geçtiğimiz her seçimde AKP adına ilan veren Hukuki Araştırmalar Derneği gibi dernekler AKP’nin mesajlarını 3. ağızdan pekiştiriyordu. AKP bu seçim döneminde bu tarz desteğe ihtiyaç hissetmiyor mu?

AKP daha önceki seçim kampanyalarında gösterdiği mesaj stratejisinden ilk kez çıkarak seçmenin kafasını karıştıracak bir takım değişiklikler yapılıyor. Bu açıdan baktığımızda AKP’in bugünkü mesajları bize “eski muhalefet” anlayışını hatırlatıyor diyebiliriz.



Tersine dönen mesajlar; Korku mu vaat mi?



2002 seçim kampanyasından başlayarak karşılaştırmalı bir mesaj analizi yapacak olursak, AKP kampanyaları vaat ve gelecek üzerine kurulu iken, muhalefet partilerinin çoğunlukla korku üzerine kurulu mesajlar verdiklerini söyleyebiliriz.

Bugüne kadar, bir gelecek hayali çizen AKP’nin karşısında, AKP’nin vaatlerinin gerçekçi olmadığını, bir dönem daha AKP hükümeti ile geçirilmesinin tehlikelerini anlatan bir muhalefet olduğunu söylemek mümkün. Oysa bu seçim döneminde hükümet ve muhalefetin mesajlarının yer değiştirdiğini söyleyebiliriz.



Yapıcı söylem bitti...



Ekonomik söylemlerle ilk atağını yapan CHP’nin karşısında CHP’nin bu vaatleri gerçekleştiremeyeceğini anlatan, çözüm süreci ve demokrasi söylemleri ile ön plana çıkmaya çalışan HDP’nin karşısında AKP tek başına iktidar olamazsa çözüm sürecinin zora gireceği korkusunu vermeye çalışan bir AKP görüyoruz.

Oysa seçmen uzun zamandır muhalefetin korku ve negatiflik üzerine kurulu, iktidarın ise vaatler ve gelecek üzerine kurulu söylemlerine alışık. Şimdi ise muhalefet partilerinin geleceğe yönelik söylemleri karşısında, bu vaatlerin gerçekleşemeyeceğini anlatan, korku salan bir AKP görüyoruz.

Bir zamanların ekonomik kalkınmayı, Avrupa Birliği’ne tam üyeliği, sosyal adaleti savunan AKP’sinin yerine, daha çok negatif bir söylem kullanan, yapıcı olmaktan çok uzak bir AKP var seçmenin karşısında. Bu durum AKP’nin kendi stratejilerine ters düşüyor ve seçmenin kafasını karıştırıyor.



İcraat söylemi heyecanını kaybetmiş olabilir mi?



Muhalefet partilerin mesajlarına baktığımız zaman bir vaat listesi çıkıyor önümüze. AKP’nin geçmiş dönem icraatleri büyük önem taşıyor olsa da, her seçim dönemi benzer icraatleri duyan seçmen artık bunları kanıksamış, kafasında normalleştirmiş, hatta hayatına geçirmiş ve bu nedenle bu icraateleri duymak eski heyecanını kaybetmiş olabilir mi?

Bu noktada AKP’nin aradığı seçmenin sadakat duygusuna seslenmek olabilir mi?



Mesajlarda Karışıklık: Türkiye küçük mü değil mi?



Siyasal iletişim başarısının temel taşlarından biri kampanya mesajında tutarlı olmaktır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin geçmiş seçim stratejileri bir temel mesaja dayanır: İcraatleri teker teker anlatmak ve bu geçmiş referans üzerinden vaatlerin devamı için oy istemek. Bir yandan icraatler teker teker hatırlatan, bir yandan muhalefetin asgari maaş artışı, emekli ikramiyesi gibi aslında son derece basit gözüken ekonomik söylemlerinin yapılamayacağını anlatan, öte yandan dünyanın en büyük havaalanı inşaatı, İstanbul’a 3. Köprü, kanal projeleri gibi dev projeler gerçekleştirmekten bahseden AKP’nin kendi mesajlarında çelişki yarattığı aşikâr.

Seçmenin kafasında oluşturulmak istenen Türkiye algısı nedir? AKP hükümet döneminde Türkiye’yi nereye getirmiştir? Mitinglerde hem Davutoğlu’nun hem de Erdoğan’ın bahsettiği gibi Marmaray’ı yapan, denizin üzerinde havaalanı inşa eden büyük Türkiye mi olmuştur, yoksa emeklisine 2 maaş ikramiye bile veremeyecek bir Türkiye mi? 3. Havaalanı inşaatına giren Türkiye neden ve nasıl asgari ücreti yükseltemeyecektir? Bu sorular seçmende kafa karışıklığına neden olmaktadır.



İki başlı dev olur mu? İstikrar mı değişim mi?



Uzun yıllar AKP söyleminin büyük bir parçasını “istikrar” kavramı oluşturuyordu. hizmetlerin devamı için istikrarın gerekliliği, tek parti hükümeti ile sağlanacak istikrarın gerekliliği, varolan düzenin korunması için istikrarın gerekliliği. Bu seçim döneminde ise bu temel söylemde de büyük bir sapma gördüğümüzü söyleyebiliriz.

Öncelikle Davutoğlu’nun öncülüğünde yürütülen AKP kampanyası eski stratejinin devamı.. Geçmiş AKP dönemine verilen referanslar, il bazında yapılan tek tek icraat dökümleri bu dönemde de mevcut. Bu noktada geçmiş kampanyaların bir tekrarını gördüğümüzü söylemek mümkün.

Kampanyanın diğer ayağını büyük bir hızla yürüten Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim meydanlarında bir yandan geçmiş başarılarından bahsederken bir yandan da yepyeni bir söylem kullanıyor aslında. “İstikrar” yerine “değişim”.

Erdoğan’ın bahsettiği Başkanlık sistemi, başlı başına bir değişim öngörüyor ve bu daha önce AKP seçmeninin de duymadığı bir söylem. 2002 yılından itibaren hükümette bulunan ve tüm seçim kampanyalarında kullanılan istikrar söyleminin aksine, bu sefer değişim öngörülüyor. Bu da bir mesaj karışıklığı yaratıyor.

AKP’ye oy veren seçmen Davutoğlu’nun bahsettiği istikrara mı oy verecek, yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bahsettiği büyük değişime mi? Partinin dilinden düşürmediği “Yeni Türkiye” içerisinde Davutoğlu’nun yeri ne olacak? Hatta AKP’nin parti olarak yerinin ne olacağı da meçhul. Liderin oy vermede etkisi tartışılmaz; ama unutmamak gerekiyor ki parti için oy veren seçmen sayısı da az değil. AKP’ye parti olarak oy vermiş seçmen bu yeni, tam olarak ne olduğunu bilmediği sistemde partisinin akıbetini merak etmiyor mu?



İki lider olur mu?



Tüm bu mesajların karışmasının temel nedenlerinden birinin AKP’nin kampanyasının iki ayaklı oluşu olduğunu söyleyebilir miyiz? Seçim kampanyaları süresince parti lideri büyük bir önem taşır. Seçmen onun etrafında kilitlenir. Kampanyanın lokomotifidir lider…

AKP seçmeni kafasında varolan ana lider Erdoğan iken, Davutoğlu’nun verdiği mesajların inandırıcı, sürekleyici olması mümkün mü? Bu durum birinci yazıda da bahsettiğimiz kampanyanın iki başlı olmasına neden olarak seçmenin kafasında karışık yaratmıyor mu? Ya da Jacques Seguela’nın dediği gibi hikayenin kahramanını seçmen nezdinde karıştırmıyor mu?



Kararsızlık belirleyici olur mu?



Kampanyada başarıyı yakalamak ancak partinin değerlerinin ve inandıklarının, seçmenin talepleri ve görüşleriyle birleşmesiyle mümkündür. Bu birleşimi yapmak da doğru konulara odaklanmakla, doğru mesajları verebilmekle mümkün olacaktır.

En doğru soruları sorup, insanların aklındakileri tüm açıklığıyla anlayabilme, akılları kurcalayan en derin endişelere, en mikro soru işaretlerine inebildiğiniz ölçüde mesajların oluşumu sağlıklı olacaktır. Unutmamak gerekiyor ki seçmenin size verdiği mesajı anlayamıyorsanız, istediğiniz kadar sayılara bakarak analiz yapın, zamanınızın gerisinde kalırsınız.

9-12 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’nin konferansına katılan birçok ünlü kampanya uzmanı kararsız seçmenlerin karar verme süreci ile ilgili farklı düşünceler paylaştılar.

Konferansa katılan AKP’nin kampanya direktörü Erol Olçok Türkiye’deki seçim kampanyalarında son 30 günün önemli olduğunu, özellikle de son 10 gün belirleyici olduğunu söylerken son 10 gün için özel bir kampanya kurguladıklarının sinyalini de veriyordu. Bahsi geçen çalışmanın kararsız seçmen üzerinde nasıl bir etkisi olacağını çok kısa bir süre sonunda göreceğiz. 


Son 10 günlük çok kritik bir sürece giriyoruz. Kararsız seçmenler sadece AKP’li değil, tüm seçmen gruplarında, nedenleri farklı olsa da, mevcut. Bu süreçte partiler son kozlarını oynayacak ve kararsız seçmenler bir noktada kararlarını vererek aslında seçimin kaderini belirleyecekler. kısacası, kararsız seçmen, seçimin sonucunu belirleyecek.

*28 Mayıs 2015 tarihinde T24 internet sitesinde aynı başlıkla yayınlanmıştır.
İlgili link: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/akp-secmeni-neden-hala-kararsiz,11989 

18 Eylül 2014 Perşembe

“MARJİNAL” POLEMİĞİ İLE HDP’Yİ YIPRATMAK MÜMKÜN MÜ?


Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının halen en çok tartışılan konularından birisi Selahattin Demirtaş’ın başarısı ve HDP’nin bu başarıyı 2015 Genel Seçimleri’ne taşınıp taşıyamayacağı sorusudur. Kısaca hatırlamak gerekirse, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş, “Yeni Yaşam Çağrısı” adını verdiği söylemini ilkeler üzerinden kurdu ve demokrasiye, adalete, barışa, gençlere, kadınlara, çevreye karşı bakışını hep bu ilkeler çerçevesinde açıklayarak HDP’ye yeni bir konumlandırma getirmişti.

Partinin yeni konumlanması ve Selahattin Demirtaş’ın seçim başarısı tartışılırken, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı  Cemil Bayık Vatan Gazetesi’nde Ruşen Çakır’a Cumhurbaşkanı seçim sonuçlarını değerlendirdi. Söyleşide kullandığı "HDP bazı marjinal yaklaşımlardan kendisini kurtarmalı” söylemi de birden gündeme düştü. Bayık, “Marjinal yaklaşımların” tam olarak açılımını yapmasa da, HDP içindeki "bazı sol grupları" ya da 'lezbiyen-gay örgütlerin varlığını" işaret ettiği yorumları yapıldı. Bu söylem bize 23 Ekim 2013’te BBC Türkçe’ye konuşan BDP TBMM Grubu üyesi Altan Tan’ın HDP eleştirilerini hatırlattı. Tan: "Bu işi yürüten arkadaşlarımız sadece marjinal solla sınırlı kaldılar Türkiye'de. Bu marjinal solun önemli bir kısmı da dinle, İslam'la barışık değil. Kürt İslamcılar da bunlara sıcak bakmıyor, Türkiyeli Müslümanlar da sıcak bakmıyor. Hatta liberal çevrelerle bile bu marjinal solun arası iyi değil.[1]" diyerek HDP Projesini eleştiriyordu. Daha sonrasında Tan, Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarından memnun kalmış olacak ki 11 Ağustos’ta Aljazeera’ya yeni açıklamalarda bulundu:  “Doğru aday, doğru Türkiyelilik perspektifi, yani sadece marjinal solu değil dindarları, demokratları, sol liberalleri kucaklayan bir çizgi Selahattin Demirtaş”  diyordu bu sefer Tan[2].  Fakat, bu röportajda dikkatimizi çeken yine “marjinal” kavramının kullanılmasıydı.


Yeni konumu ve söylemleri ile ciddi bir çıkış yakalayan HDP,  “marjinal” polemiği nedeniyle bir söylem değişikliğine gidebilir veya parti olarak yıpranabilir mi? Yoksa HDP, yeni konumlanması ile çıkış grafiğini 2015 seçimlerine de taşıyabilecek mi?

 Bu sorulara cevap verebilmek için biraz uluslar arası örneklere bakmak gerekiyor. “Yeni ve Yenilenme”, birçok farklı siyasi parti tarafından defalarca seçim sloganı olarak da kullanılmış ve başarısını kanıtlamış bir kavramdır. Örneğin, İngiliz İşçi Partisi 18 yıllık muhalefet döneminden sonra iktidarı “Yeni İşçi Partisi” sloganı ile Muhafazakâr Parti’den almayı başarmıştı.  Geç gelen bu başarıyı yeni bir strateji ve bu yeni stratejinin yansıması olan sloganlarına borçluydular. İngiliz İşçi Partisinin ortaya koyduğu “Yeni İşçi Partisi” stratejisinin başarısını Türkiye’de yakalayabilmek mümkün mü?

Unutmamak gerekiyor ki, "Yeni İşçi Partisi" sadece bir seçim sloganı değildi. 1979'daki seçim yenilgisinden sonra başkanlık koltuğuna oturan Neil Kinnock, partide bir reform hareketi başlatmıştı. Bu doğrultuda siyasi danışman Peter Mandelson'un da yardımıyla bazı imaj çalışmalarına da girişilmiş, hatta 1986 yılında kırmızı bayrak olan siyasi amblemin yerine de sosyal demokratların evrensel sembolü olan gül logosu kullanılmaya başlanmıştı. öalışmalar görevi devralan John Smith döneminde de sürdü ama 1994 yılında İşçi Partisi tarihinin en genç lideri Tony Blair'in görevi devralmasına kadar keskin bir başarı elde edilemedi. Seçimin kazanılması için köklü bir yenilenmeyi şart gören Blair, 1995'te parti tüzüğünde de değişikliğe giderek partinin eskiyle olan bağlarını da yeniden tanımladı. 

“Yeni İşçi Partisi, çünkü İngiltere daha iyisini hak ediyor” sözleriyle başladığı 1997 Seçim bildirisinde Blair, “Davamız basit: İngiltere daha iyi olabilir ve olmalı da” ifadesini kullanıyordu. Sözleri açık ve netti. İzleyecekleri politikanın her alanda yeni ve ayırt edici özellikleri olduğunu ve bu yeni yaklaşımların eski sol ve muhafazakâr sağdan farklı olduğunu söylüyordu. İşte tam da bu yüzden “Yeni İşçi Partisi”’nin “Yeni” olduğunu vurguluyordu.

Hazırlanan seçim bildirgesi de, bahsedilen “Yeni Parti” kavramına uygun yeni bir uslupla kaleme alınmıştı. İngiliz İşçi Partisi, son 18 yıl hakkında dürüst olmaları gerektiğini söylüyor ve bu süre içinde muhafazakârların bazı alanlarda doğru işler de yaptıklarını kabul edecek kadar cesur davranıyordu. Öte yandan, muhafazakârları eleştirmekten de geri kalmıyor; tutmadıkları sözlere, uyguladıkları yanlış politikalara da değinirken, madde madde kendi amaçlarını sıralıyorlardı. Kısaca, Muhafazakar Parti’nin yanlış yaptığı konularda değişikliğe gideceklerini ve nasıl gideceklerini anlatan kısaca seçmene güven telkin eden bir bildiriyle çıkmıştı seçmenin karşısına. Eğitim, vergi, ekonomik büyüme, işsizlik, sağlık, adalet, refah devleti, çevre, temiz siyaset ve dış ilişkiler konularındaki yenilikçi somut adımları kısaca anlatarak, neden “Yeni İşçi Partisi” dediklerini somutlaştırıyorlardı.

Tüm bu çalışmalar meyvesini verdi ve 18 yıl aradan sonra İşçi Partisi tarihindeki en genç liderin önderliğinde “Yeni İşçi Partisi” olarak iktidara gelmeyi başardı. İngiltere örneğinden yola çıkacak olursak, HDP’nin yeni konumlanması ile Türkiye’de başarı yakalama şansı olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa, farklı ağızlardan, farklı ortamlarda kullanılan “Marjinal” kavramının  ortaklığı HDP’de bir yıpranma yaratabilir mi?

Daha önce de söylediğimiz gibi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirtaş “Yeni Yaşam Çağrısı” söylemi ile birlikte “Demokratik Değişim, Barışçı Türkiye” sloganını beraber kullanmış, tüm etnik ve kimlikleri kucaklayan, ezilen sınıfların yanında olacağı vurgusu yapmıştır. Bildirgesinin çeşitli konu başlıkları altında yer alan, “Farklılıkların eşit ve gönüllü birlikteliği, tek mezhepçi olmayan anlayış, adalet, inanç özgürlüğü, barış” gibi düşüncelerinde de hep aynı ilkeleri savunan Demirtaş’ın, söylemindeki tutarlılığının aldığı seçim başarısında birebir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni söylemi ile klasik seçmeninin dışında, yeni bir seçmen kitlesine de ulaştığını aldığı oy oranlarından gözlemleyebiliyoruz.

HDP Eski Eşgenel Başkanı Ertuğrul Kürkçü’nün Radikal Gazetesi yazarı Ezgi Başaran’a verdiği röportajda, HDP'nin genişlemesinde politik ve muhalif her kesimi alacak bir tanım yapıldığını söylüyor ve "Bayık’ın Beyoğlu'ndaki marjinal gruplar" ifadesiyle sosyal-kültürel gönderme yapıldığını kaydediyor. Sözlerine “ben Manifestomuzdan ayrılmak için bir neden görmüyorum diye de ekliyor”[3]

Kürkçü’nün yaklaşımının doğru olduğunu söylememiz gerekiyor. Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “ezilen tüm sınıfların” yanında olacağını anlatmış ve LGBT, musevi, Ermeni, alevi vs. gibi azınlıklar hakkında açık açık konuşabilen bir lider olmuştur. Daha önceki seçimlerde farklı liderler tarafından  üstü kapalı olarak bahsedilse de hiçbir seçim kampanyasında bu kadar açık bir şekilde bu sınıfların adına vurgu yapıldığı görülmemişti. Bu açıklık, Demirtaş’ın “samimiyeti” konusunda seçmeni ikna eden önemli bir etken olmuştu.

Unutmamak gerekir ki, seçmen liderde samimiyet görmek ister. Liderin kullandığı söylemlerde yapacağı bir geri adım sadece o konuda değil, liderin  başka konularda da inandırıcılığında düşme yaratabiliyor. Çünkü seçmen, liderin imajını bir bütün olarak algılıyor. Demirtaş’ın, uzun yıllar sonra daha önce hiç oy alamadığı seçmenlerden oy almasının temel  nedeni kampanya boyunca söylemlerinde tutarlılık sağlaması ve cesurca söylemlerinin arkasında durmasıdır. Bu nedenle bundan sonra önemli olan “marjinal” olarak adlandırılan grup her kim olursa olsun “ezilen sınıfların savunuculuğuna” soyunan Demirtaş’ın bu grubun haklarını söz verdiği gibi savunmaya devam edip etmeyeceğidir. Demirtaş Cumurbaşkanlığı kampanyasında kullandığı söylemler için “bu bir risk ve biz bu riski alıyoruz” açıklaması HDP’nin geleceği açısından da önemlidir.

Bu anlamda HDP’nin “Yeni Yaşam Çağrısı” söylemine ne kadar sağdık kalacağı, HDP’nin önümüzdeki günlerdeki kaderini belirleyecek en temel etken olacaktır. Söylemlerinin sadece bir seçim dönemi propagandası değil, partinin siyasi çizgisi olduğuna seçmenleri ikna ettiği ölçüde başarı grafiği yükselecektir. Yakaladığı çıkışı sürdürebilmesi için yeni çizgisinden ayrılmadan, gündelik hayata somut şekilde dokunan çözüm odaklı bir siyaset sürdürmesi gerekiyor.

“Yenilenmek”, söylem olarak güçlü bir iddia. İngiliz İşçi Partisi İngiliz halkını yaptıkları sıkı bir çalışma ve atılan somut adımlardan sonra, “Yeni İşçi Partisi”nin sadece bir slogan değil, cesaret gerektiren yeni bir siyasi anlayışın sonucu olduğuna ikna edebilmişti. Yenilendiğini göstermek isteyen her siyasi parti de, “yeni konumunu” seçmenlerinin kafasında somutlaştırabilmek için aynı cesareti göstermek zorundadır. HDP yeni konumunu partinin sadece bir imaj çalışması değil, seçmenin ihtiyaçlarını anlamış, sorunlara somut projelerle çözüm üretebilen kısaca zamanın ruhunu yakalamış güçlü bir parti çalışmasının ilk adımı olduğunu seçmenine gösterebildiği doğrultuda çıkışını sürdürebilecektir.




*Bu yazı 3 Eylül tarihinde T24'te yayınlanmıştır. 
http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/marjinal-polemigi-ile-hdpyi-yipratmak-mumkun-mu,10079
[1] http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/10/131021_altan_tan_bdp.shtml
[3]http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/kandilin_bu_hissiyatini_asiri_bulsam_da_anliyorum-1208936