kararsız seçmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kararsız seçmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2016 Perşembe

TRUMP DURUDURULABİLİR Mİ? *

“Süper Salı” sonrasında aldığı başarı ile Cumhuriyetçi Parti adayları arasında en güçlü aday konuma yükselen Donald Trump’ın durdurulamayan yükselişi, ABD siyasi gündeminin en kritik konusu oldu.

1 Mart salı günü (“Süper Salı”), 11 eyalette yapılan ön seçimlerde 7 eyaleti kazanan Trump, daha önce  yapılan ön seçimlerdeki 4 eyaletin de  3’ünü kazanmıştı. Seçilmek için 1237 delege sayısına ulaşması gereken Cumhuriyetçi adayların Süper Salı sonrasında delege sayılarına bakacak olursak, Trump 319 delege ile birinci sırada. Diğer Cumhuriyetçi adaylardan Cruz’un 226, Rubio’nun 110 , Kasich’in 25, Carlson’ın ise 8 ise delege sayısına ulaştığını görüyoruz. Carlson kazanma yolunda bir şansı olmadığını söyleyerek Cumhuriyetçi Adayların tartışma programına katılmayacağını açıklarken, Kasich Kuzey eyaletlerinden umutlu olduğunu belirterek yoluna devam edeceğini açıkladı.

Trump’ın aldığı bu başarı hem parti içi hem de parti dışında büyük tartışmalara yol açarken “Trump Durdurulabilir mi?” başlıkları ABD medya gündeminin ortak konusu haline geldi. 27 Şubat’ta T24’te yayınlanan “Trump neden sürekli yükseliyor?” (http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/trump-neden-surekli-yukseliyor,13984 ) başlıklı yazımda Trump’ın kampanya stratejilerinden ve temel yükselme sebeplerinden bahsetmiştim. Bugün ise “Trump’ın Durdurulma” sorunsalı üzerinden Cumhuriyetçi Parti’nin ve diğer adayların stratejilerine göz atmak istiyorum.

Cumhuriyetçi Parti’nin Seçim Sonuçlarını Belirleyen “Kızgın Seçmen”

4 Kasım 2014 tarihindeki ara seçimlerde Demokrat Parti’nin Cumhuriyetçilere karşı ciddi bir mağlubiyet yaşamasının arka planında ekonomik nedenler olduğunu biliyoruz. Greenberg Quinlan Rosner araştırma şirketinin Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği’nde o dönem yaptığı sunumda, Amerikalıların %45’i ekonomiyi ülkenin en büyük sorunu olarak görüyor ve yine aynı araştırma sonuçlarına göre, ABD’de ekonomik durumun kötü olduğunu düşünen seçmenlerin oranı %70’i buluyordu. Uzmanlara göre bu rakamlar, Demokrat Parti’nin seçimlerdeki  başarısızlığının ana nedeniydi.

7-9 Ocak 2016 tarihinde Cape Town’da düzenlenen African Political Summit’de de yeni bir sunum yapan aynı şirketin kurucusu Stan Greenberg, yapılan anketlerde aradan geçen süre içerisinde Amerikalıların ekonomik memnuniyetsizliklerinin giderilemediğini, hatta arttığını gözler önüne seriyordu. Greenberg’e göre Amerikan halkının yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeni ile sisteme karşı hayal kırıklığı büyüyor ve bunu doğru dile getirebilen bir adayın seçimlerde öne geçmesinin kaçınılmazdı. Greenberg’e göre yarışacak adayın stratejisi belliydi: Seçmenin kızgınlığına oynamak!

Cumhuriyetçi Seçmenlerin Oy Verme Motivasyonu: Kızgınlık

“Düzene karşı duyulan öfke”, ekonomik krizlerle ortaya çıkan partiler üstü global bir olgu.  “Kızgın Seçmen” (Angry Voters) olarak tanımlanan yeni seçmen profili, bugünü ve yarını ekonomik güvensizlik içerisinde hisseden seçmenler olarak tanımlanıyor. Temsil edilemediklerini hatta bir çok zaman siyasetçiler tarafından  ihanete uğradıklarını ve yüzüstü bırakıldıklarını düşünen bu seçmenler geride bırakıldıkları düşüncesi ile kızgınlık hissediyorlar. İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza, İngiltere’de İşçi Partisi’nin başına Jeremy Corbyn’in gelmesinde işte bu “Kızgın Seçmen” lerin büyük payı olduğunu biliyoruz.

Super Salı sonrası yapılan anketlerin bir çoğunda, “Federal hükümete kızgınlık hissediyorum” diyen seçmen ile Trump’a oy veren seçmen arasında büyük paralellik olduğunu gördük. Aynı şekilde, kızgın hisseden seçmen ile düzen dışı aday tercih eden seçmen arasında da büyük bir paralellik bulunuyor. Örneğin, CNN’in yaptığı anketlere göre Tennessee’de kızgınlık hisseden seçmenin %46’sı Trump için oy kullanırken, Massachusetts’de düzen dışı aday isteyenlerin Trump’a desteği %74’i bulmuş. Nitekim, bu eyaletteki ılımlı Cumhuriyetçilerin ve sol eğilimli kesimin Donald Trump'ın başarısını sekteye uğratabileceği düşünülürken, seçim sonuçlarının beklenenin aksine Trump’ın lehine olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde, muhafazakar aday olan Ted Cruz’a oy vermesi beklenen bir çok muhafazakar seçmenin de tercihini Trump’dan yana kullandığını gözlemleyebiliyoruz. Bu açıdan baktığımızda tıpkı Greenberg’in söylediği gibi seçmenin oy verme motivasyonunun temelinde ideolojiden çok kızgınlık olduğunu anlayabiliyoruz.

Diğer Adaylar Trump’ı Durdurabilecek mi?
Ted Cruz: “Cesur Muhafazakarların Hareketi”

2013’te Teksas senatörü seçilen Ted Cruz, “Cesur Muhafazakarların Hareketi” olarak adlandırdığı seçim kampanyasından da anlaşılacağı üzere, 2016 Amerikan seçimlerinin en muhafazakar adayı olarak yarışıyor. Kendisi de bunu söylemekten çekinmiyor, hatta tanıtım videosunda özellikle vurguluyor. Internet sitesine bakacak olursak “Muhafazakarlar Birleşiyor” sloganı ile açılan sayfada “Ulusal Dua Takımı” başlığını görebiliyoruz. “Heidi (eşi) ve kendisinin ulusun her köşesinden gelen dualar için minnettar olduklarını, kendilerinin de her gün dua etmenin gücünü hissettiklerini” söylediği bağlantıda, seçmene isim, adres vererek veya twitter hesabı ile  Ulusal Dua Takımına katılma imkanı sunuyor. Babası da papaz olan Cruz, muhafazakar değerlerin savunuculuğuna soyunarak muhafazakar seçmeni konsolide etmeye çalışıyor.

Hedef ve veri odaklı bir seçim kampanyası

Hedef ve veri odaklı bir seçim kampanyası yürüten Cruz’un, saha çalışmalarında da özellikle kilise ve papaz örgütlenmelerinden yola çıktığını biliyoruz. Genç olmasının bir avantaj olduğunu saptayan Cruz, adaylık anonsunu Twitter üzerinden Pazartesi gece yarısı yayınladığı bir video ile yaptı. Seçilen gün ve saat de tesadüf değildi elbette. Kendi hedef kitlesi seçmenin en çok sosyal medyaya girdiği zamanı saptayan Cruz, daha kampanya başlangıcında seçmenine ulaşmanın yollarını aramaya başlamıştı. “Ülkeyi yönetmek için yeni bir nesil cesur muhafazakarlar gerekiyor” açıklamasıyla da sadece kendi yaşına vurgu yapmakla kalmıyor, ilk günden konumlanmasını da ortaya koyuyordu. 

Kampanya sürecinde de veri ve hedef odaklılığını kaybetmeden, seçmene kişiselleştirilmiş mektuplar yollayan, hedef odaklı reklamlar yayınlayan Cruz’un seçmenin nabzını tutmaya çalıştığını da biliyoruz. Örneğin, George W. Bush’un 2000 Başkanlık kampanyasında siyasi danışmanlık yapan Cruz’un kampanya başlangıcında bibliyografyasında bu bilgiye yer vermesine rağmen sonradan bu bilgiyi kaldırdığını görüyoruz. Son günlerde Irak Savaşı’nı yarattığı negatif kamuoyu etkisi ile mi yoksa Jeb Bush’un maruz kaldığı saldırılara maruz kalmamak için mi olduğunu bilmiyoruz ancak, bu bilginin kaldırılmasının tesadüf olmadığını da tahmin edebiliyoruz. 

Süper Salı’da her ne kadar beklediği başarıyı yakalayamasa da Alaska, Oklohama ve tabii kendi eyaleti olan Texas’ı kazanmış olması itibari ile Rubio’nun önüne ilerlemeye devam eden Cruz, yarışın en iddialı ikinci ismi olmayı sürdürüyor.

Rubio Amerika’ya Yeni Bir Yüzyıl Yaşatabilecek mi? 

Florida senatörü Marco Rubio ise “Çay Partisi” (Tea Party)’nin  yükselişi ile adını duyuran, seçimlerin genç adayı. Rubio Cumhuriyetçi Parti’nin kurumsal kimliği ile en çok özleşleşen aday olmasına rağmen ihtiyacı olan momentumu ve heyecanı halen yakalayabilmiş değil. Trump, Rubio’nun da  imajını sarsmak için diğer rakiplerine uyguladığı taktiğin aynısını uygulayarak rakibine karalayıcı bir lakap takmakta gecikmedi ve “Hafif Siklet Rubio” lakabını takarak kendisinin önemsenmemesi gereken bir aday olduğunun altını çizmeye çalıştı.

Cumhuriyetçi Parti’ye kurumsal olarak en uyan aday olması itibari ile Rubio’nun Siyasi Aksiyon Komitelerin büyük desteğini aldığını biliyoruz. 2011 yılından itibaren Florida senatörü olan Rubio’nun ailesinin Küba kökenli olmasının göçmenler üzerinde etkisi olabileceği ve Cumhuriyetçi Parti’nin ulaşmakta zorluk çektiği bazı seçmen gruplarına ulaşılabileceği düşünülüyordu. Fakat, bir siyaset iletişimcisi gözü ile Rubio’nun Cumhuriyetçi seçmen için oldukça olumlu ve cesur mesajları olmasına rağmen mesajlarını iletmede sıkıntı çektiğini, konumlandırmasının net olmadığını ve kampanyasının seçmende heyecan yaratamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece Minnesota’da ön seçimi kazanmış olması ve alınan sonuçları nedeni ile komitelerin hayal kırıklığına uğradığı bir gerçek.

Adayların Aksiyon Komitelerinin desteğini alabilmelerinin en temel şartı kazanma ihtimallerini göstermeleri olduğunu biliyoruz. Rubio’u destekleyen “Muhafazakar Çözümler Komitesi” (Conservative Solutions PAC) Super Salı için 4,5 milyon dolarlık reklam harcaması yapmıştı[1]. Süper Salı sonrası Cruz’un da gerisinde kalarak 3. sıraya yerleşen Rubio için soru işaretleri belirginleşmeye başladı. Ted Cruz’un bu belirsizlik ortamından istifade ederek komiteler ile partiyi kendi etrafında birleştirmeye çalışmasının da Rubio’nun işini zorlaştıran diğer bir etken olduğunu söylememiz gerekiyor.

Trump’u Kim Yenecek?

Yazının başında bahsi geçen “Trump neden sürekli yükseliyor?” (http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/trump-neden-surekli-yukseliyor,13984 ) başlıklı yazımda, Cumhuriyetçi Parti’nin “Kolektif Aksiyon Problemi” yaşadığını, siyasi arenada bulunan 5 adayın birbirinin oylarını böldüğünü ve aday sayısı azalmadıkça Trump’ın yükşelişini durdurmanın zor göründüğünü söylemiştim. Alınan son sonuçlar doğrultusunda Cumhuriyetçi adayların Trump’ın yükselişini durdurabilmek için seçmeni, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelenlerini ve Siyasi Aksiyon Komitelerini kendi etraflarında birleştirmeye çalışıyorlar. Adaylar arasında, adeta asıl rakiplerinin Demokrat Parti adayları olduğunu unutmuşcasına, büyük bir yarış başladığını söylememiz mümkün.

 Süper Salı sonrasında Ted Cruz, kendisini Trump’ı yenebilecek tek aday olarak konumlandırmakta gecikmedi ve Trump’a karşı bir savaş açtı diyebiliriz. 2013 yılında Obamacare tartışmaları ile hükümetin kapatılmasına kadar giden bütçe görüşmeleri krizinin ana aktörlerinden biri olması itibari ile Trump’a karşı da savaşabileceğini göstermeye çalışıyor. “Hakikat için Duruş” (Stand for Truth PAC) Komitesi de Cruz’u desteklemek için kurulan ve şu anda tüm güçleri ile anti-Trump kampanyasına katılan komitelerin arasında yer alıyor.

Seçmende motivasyon yaratmak için yeni bir strateji oluşturan Rubio’un danışmanlarının, Rubio’yu Trump’ı durudurabilecek bir aday olarak konumlandırmaya başlaması ise Süper Salı öncesine denk geliyor. Bu yeni konumlandırma çalışmasını gerek katıldığı tartışma programlarından, gerekse de düzenlediği etkinliklerdeki tutum ve söylemlerinden kolayca gözlemleyebilmiştik. Trump’a karşı kampanya yaparak özellikle kararsız seçmen üzerinde etkili olabileceğini düşünen Rubio, Süper Salı’ya anti-Trump adayı olarak girmişti.

Web sitesinde de bağış toplama bağlantısında bile  “Trump’ı Durdur, Rubio’nun Takımına Katıl” başlığı koyan Rubio’nun sayfasının Trump’a  karşı negatif içerikle dolu olduğunu görebiliriz. Rubio’nun Anti-Trump konumlanması o kadar yoğun bir hal aldı ki  “Amerika için Yeni Yüzyıl” sloganı ile yola çıkmış olmasına ragmen, bu sloganı bile artık web sayfasında görmek mümkün olmuyor.  “Arkadaslarınızın dolandırıcıya oy vermelerine izin vermeyin” başlığını da kullanan Rubio’un bu yeni stratejisi, Super Salı’da arzu ettiği başarıyı elde etmesine yetmedi.. Ancak uzmanlar ilerleyen günlerde Siyasi Aksiyon Komitelerinin desteği ile de özellikle kendi eyaleti Florida’da büyük bir başarı yakalayarak kampanyasının ivme kazanma ihtimali olduğunu da düşünüyor.

Siyasi Aksiyon Komiteleri Trump’ı Durdurabilecek mi?

Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin imajını bozduğunu ve partinin adaylığını kazanması durumunda ulusal seçimi kaybedeceğini düşünen Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenleri de Trump’a karşı Siyasi Eylem Komiteleri aracılığı ile fon toplamaya ve anti-Trump kampanyaları yapmaya son hız devam ediyorlar. Center for Public Integrity datalarına göre Super Salı öncesindeki 2 haftada anti-Trump komiteleri toplam 8,500 reklam yayınladı[2].

Anti-Trump komitelerinin en güçlülerinden sayılan 2012 Cumhuriyetçi Aday Mitt Romney’in kampanya ekibinden Katie Packer’in Trump’ın yükselişini durdurmak adına kurduğu “Prensiplerimiz Komitesi” (Our Principles PAC) de toplamda 4,4 milyon dolar harcadı. Bu bütçenin yaklaşık 400bin doları Süper Salı öncesi TV reklamlarına ayrılmıştı. Komite, Trump’ı bir liberal olarak göstererek muhafazakar oylarını düşürmeyi amaçlıyordu[3]. Süper Salı sonrası Jeb Bush’un iletişim direktörü Tim Miller’in da katıldığı komite, son olarak Todd Ricketts gibi ultra zengin işadamı, Paul Singer risk fonu yöneticilerini vs. de aralarına katarak sadece reklam değil, ilerleyen günlerde çeşitli araştırma faaliyetlerinde de bulunacaklarını açıkladılar. Hedef olarak 15 Mart tarihini koyan komite, Michigan ve Illinois ön seçimleri öncesi Trump’ı durdurabilmeyi amaçlıyorlar.

“Büyüme için Kulüp”(Club for Growth) ve “Amerikan Gelecek Fonu” (American Future Fund) da Trump’ın yükselişini durdurmak amacı ile kurulmuş muhafazakar iki komite. Büyüme için Kulüp, Süper Salı öncesinde 1000 adet reklam yayınlarken, Amerikan Gelecek Fonu da Trump Ünversitesi’nin öğrencileri borç batağına düşürdüğü ile ilgili reklamlar yayınlamaya devam ediyor.

Anti-Trump kampanyasına Trump’ın da tepkisiz kaldığını söyleyemeyiz. Kampanyaya misilleme olarak Trump 22 Şubat-1 Mart arası 3,000 reklam yayınladı[4].

Cumhuriyetçi Parti mi Trump’a, Trump mı Cumhuriyetçi Partiye Yaklaşacak?

Adaylığını açıkladığı andan itibaren medyanın odak noktasına oturan Trump, aldığı başarılı sonuçlar sonrasında da  Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenlerini bölerek parti içi tartışmaların da merkezine yerleşti. Chris Christie gibi Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimlerinden, 2012 Ulusal Kongre’sinin açılış konuşmasını da yapan ve 2016 seçim dönemi adaylarından bir ismin Trump’ı desteklediğini açıklaması ile Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’yi ne ölçüde değiştirdiği soruları da sorulmaya başladı.

Christie’nin Trump’a desteği ile birlikte gündeme oturan konulardan bir tanesi Cumhuriyetçi Parti’nin Trump’ın savunduğu fikirlerin ne kadar arkasında durduğu sorunsalı oldu. New Jersey’de yayınlanan 6 farklı gazete Christie’yi ihanetle suçlayarak istifasını isterken, Trump’a destek olmaya başlayan senatörlerin sayısında da yavaştan da olsa bir artış var. Özellikle KKK Liderleri David Duke’ün Trump’ı destek açıklaması parti içerisinde ciddi anlamda rahatsızlık yarattı. Yayınlanan ulusal anketlerde de hem Hillary Clinton’ın hem de Bernie Sanders’ın, olası adaylığında Trump’ın önünde çıkması da partiyi rahatsız eden ana etkenlerden birisi.

Cumhuriyetçi Parti’nin son çare olarak Trump’ın adaylığını Ulusal Kongre’de engelleyemeye çalışacağı da söylentiler arasında. Bu senaryoya göre adayların hiç birinin yarıştan sonuna kadar çekilmemesi ve oyların bölünmesi ile hiç bir adayın gerekli delege sayısını garantilemeden Ulusal Kongre’ye kalması gerekiyor. Nitekim, Trump’ı partili görmeyen çok sayıda delege var. Trump’ın 1987’de Demokrat, 1987-1999 yılları arası Cumhuriyetçi, 1999-2001 yılları arası Reformist, 2001-2009 yılları arası tekrar Demokrat, 2009-2011 yılları arası tekrar Cumhuriyetçi, 2011- 2012 yılları arası bağımsız, 2012 yılından itibaren tekrar Cumhuriyetçi olması ve geçmiş seçimlerde hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi adaylara yüksek bağışlar yapmış olması da bu delegelerin ve partinin ileri gelenlerinin desteğini alamamasının temel nedenlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Trump’ın Süper Salı sonrasında yaptığı konuşmada “Birleştirici” olduğunu söylemesinin aldığı eleştirilere bir yanıt mı, yoksa parti içi çalkalanmayı önleme taktiği mi olduğunu ilerleyen günlerde göreceğiz. 2016 seçimleri bu anlamda Cumhuriyetçi  Parti’nin kendi geleceği açısından son derece kritik bir dönem noktası olacağı şimdiden belli oldu.  

*Aynı başlıklı yazı T24 internet sitesinde 4/3/2016 tarihinde yayınlanmıştır: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/kizgin-cumhuriyetcilerin-oylariyla-yukselen-trump-durdurulabilecek-mi,14028 

28 Eylül 2015 Pazartesi

YUNANISTAN’DA KAZANAN SYRIZA, KAYBEDEN ANKET ŞIRKETLERI*

Pazar günü yapılan seçimlerin galibi partisi Syriza’yı %35,5 oy ile bir kez daha iktidara taşıyan Çipras oldu. Oysa, son ana kadar anket şirketleri Syriza ile Yeni Demokrasi Partisi’nin başa baş gittiğini, %0,7 ile %3 arasında bir fark olduğunu gösteriyordu[1]. Hatırlayacak olursak, Yunanistan’da yapılan son referandum sonuçlarını da tam olarak bilebilen bir anket şirketi çıkmamıştı.

Anket şirketlerinin isabetsiz tahminleri, son dönemlerde dünyanın her yerinde artan bir sorun haline geldi. 2012 yılında Amerikan Başkanlık seçimlerinde ünlü anket şirketi Gallup Cumhuriyetçi Başkan Adayı Mitt Romney’i Obama’nın %1 önde gösterdiği son seçim anketinden sonra Obama’nın seçimi kazanmasıyla “hata yapma nedenlerini” açıklayan bir dosya yayımlamıştı. Sadece bu sene İsrail’de yapılan seçimler ve elbette İngiltere’de yapılan seçimlerde tüm İngiliz anket şirketlerinin İşçi Partisi ve Muhafazakar Partiyi başa baş gösteren isabetsiz tahminleri anket şirketleri hakkında soru işaretlerini yükseltti. Bizde de özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anket şirketleri yayınladıkları yanlış sonuçlar ile ciddi güven sarsıntısı yaşarken, son yapılan genel seçimlerde de çok büyük bir kısmının başarılı olamadığını biliyoruz.  

Yunan seçimlerinde anket şirketlerinin bu denli yanılmasının nedenleri neler olabilir diye düşünecek olursak  bir iki noktaya dikkat çekmekte yarar olabilir…

Kararsız Seçmen Oranı Yüksek

Son yapılan anketlerdeki kararsız seçmen sayısının yüksekliği hataya zemin hazırlayan en önemli etkenlerden biri olduğu aşikar. Son hafta yayınlanan anketlerde %10 hatta bazen daha yüksek gösterilen kararsız seçmenler oy sonuçlarını değiştirebilecek bir yükseklikteydi. Anket şirketlerinin “kararsızlar dağıldıktan sonra” şeklinde yaptıkları dağılımlar belli ki tam anlamıyla yapılamamış ve sonuçların yanlış çıkmasında temel bir rol oynamıştı. 2012 Amerikan Başkanlık seçilerinden sonra Gallup’un yayınladığı raporda da dağılımların hatalı yapıldığından bahsediyordu.

Seçmen Kızgın

Sputnik haber’e konuşan MRB Anket şirketinin CEO’su Dimitris Mavros seçmenlerde yaşanan kızgınlığın seçim sonuçlarının tahmin edilmesinde en büyük zorluklardan biri olduğunan bahsediyordu[2]. Seçmen kızgınlığı bir anlamda ani fikir değişikliğine dönme ihtimali olsa bile biz daha çok kızgın seçmenin seçime katılmama eğilimi olduğunu başka ülkelerde yapılan seçimlerde de gözlemleyebiliyoruz. Nitekim, Yunanistan’daki son dönemde artan kızgınlık ve artan seçime katılamama oranları bu endişeyi doğrular nitelikte olduğunu söyleyebiliriz.

Oy Kullanma Oranı Düşük

Yunanistan’a seçime katılım önceki seçimlere göre düşük olması da bir başka etken. Özellikle gençlerin düşük katılımı Haziran referandumunda ve ocak ayında yapılan seçimlerde oranla bu seçimlerde düştü.  Seçmenlerin yaklaşık %43,55’inin oy kullanmadığı Yunanistan’da bu 9,836,997 seçmenden 5,562,820’inin oy kullandığı anlamına geliyor. Bu rakam 1974 yılından sonraki en düşük oy verme oranı.

Yunanistan’da son 8 yıldır oy kullanmama oranında bir yükselme olduğu biliniyor. 2007’de 25.9% olan oran 2009’da 29%’a çıkmış ve  2012’de 37.5% ile daha da yükselmişti. 1989 seçimlerinde oy kullanmama oranının %15,5 olduğunu düşünecek olursak, gelinen nokta oldukça dikkat çekici.

Seçime katılımın düşük olması anket şirketlerini yanıltan etkenlerden biri olduğu biliniyor. İngiltere’de yaşanan seçimlerde de İşçi Partisi’nin tahminlerin altında oy almasını “İşçi partisi seçmeni tembel mi?” başlıklı yazıları ile dile getiren birçok siyaset analizcisi İşçi Partisi seçmenlerinin oy kullanmaya gidip gitmediği sorunsalı üzerinden anketlerin hata nedenlerini anlamaya çalışıyordu. Hatırlayacak olursak, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anket tahminlerinde yaşanılan yanlışlıklar da Konda Anket şirketi dahil olmak üzere birçok anket şirketi tarafından katılımın düşüklüğü ile açıklamıştı.

Yunan Halkı Seçim Yorgunu: “Öğrenciyken bu kadar okula gitmemiştim”

Oy kullanma oranının düşmesinin en temel sebeplerinden biri Yunan halkının değişime olan inancını kaybetmesi. İktidara kim gelirse gelsin ülkede büyük bir değişim yaşanacağına inanmayan Yunan seçmeni seçimleri yeterince ilgi göstermedi. Diğer nedenlerden biri ise seçmenlerde yaşanan seçim yorgunluğu. Ardı ardına seçim yaşayan Yunan halkında konuyla ilgili bıkkınlık oluştuğu herkes tarafından bahsedilen bir gerçek. Sadece bu sene ocak ve temmuz ayından sonra 3. Kez sandıklara giden Yunan halkı yasal olarak oy verme mecburiyetine rağmen sandıklara gitmedi. Eylül ayı başında Yunanistan’a yaptığımız ziyarette görüştüğümüz Yunanlılar “Öğrenciyken bu kadar okula gitmemiştim” diyerek seçim sıklığı ile dalga geçiyor, her ne kadar televizyonda siyasilerin münazaralarına vs. yer verilse de bu seçimlerin geçmiş seçimlere oranla daha silik geçtiğinden bahsediyorlardı.

Seçim yorgunluğu sadece seçmenlerde değil, partilerde de gözlemlenen bir olguydu. Kampanyalarda alışılan renkli tablo yoktu. Sokaklarda seçim heyecanından bahsetmek neredeyse imkansızdı. Anketler partileri başa baş gösteriyor, konuşulan olası koalisyon ihtimalleri seçmende varolan bıkkınlığı artırıyordu. Oysa unutmamak gerekiyor ki seçmeni sandığa götüren en büyük etken seçimlere duyulan heyecan.

Lider Değiştiren Değil, Seçmeni Çözüm Üretileceğine İnandıran Parti Seçimi Kazanır…

Yeni Demokrasi partisi Yunanistan’da muhafazakar sağ parti olarak  1974 yılında kurulan ve o tarihten itibaren Yunan siyasetine yöne veren ana siyasi partilerden biri. Haziran ayında yapılan referandumu kaybettikten sonra partinin lideri  Antonis Samaris istifa etmiş, yerine 61 yaşındaki siyasi deneyimi olan Evangelos Meimarakis gelmişti. Bir dönem savunma bakanı olarak da görev yapan Evangelos Meimarakis ekonomik istikrarı getirmek istediklerini, bu nedenle  seçim sonrası Syriza ile koalisyona girebileceklerini söylemişti.

Yeni Demokrasi Partisi’nin lider değiştirmesi Yunan seçmeninde oluşan “yorgun” algısını kırmaya yetmedi. Uzun seneler siyasette aktif olan partinin karıştığı çeşitli skandallar Yunan halkının hafızalarından silinmemiş, yapılan kampanya partinin varolan durumu düzeltebileceğine dair bir inanç yaratamamış.

Ayrılanlara Darbe

SYRIZA'dan ayrılan 25 vekilin kurduğu Laiki Enotita (Halk Birliği) Partisi ise %2,86 alarak %3'lük seçim barajını bulunan sistemde mecliste yer alamadı. Bu nokta da ana partiden ayrılan küçük gurubun yakın dönemde başarılılı olamama örneği bir kez daha gözlemlemiş olduk diyebilir miyiz? Bana kalırsa,  partinin başarılı olamama temel nedeni seçmenlerin belirsizliğe karşı duydukları güvensizlik olarak açıklamak daha doğru olacaktır. Bildiğimiz üzere ayrılan grup ortak para birliği avro’dan çıkıp drahmi’ye geri dönülmesini savunuyordu.

Çipras’ın, 7 aylık iktidarı döneminde seçim vaatlerinin bir çoğunu yerine getirememiş, hatta kreditörler ile 12 milyar euro’luk kemer sıkma içeren anlaşmayı imzalamış olmasına rağmen muhalefet partileri seçmeni kendilerinin daha iyi olabileceğine ve bir değişim yaşanabileceğine ikna edemedi. Çipras her şeye rağmen seçmenin güvenini koruyabilmeyi başardı.

Yanılmanın Metodolojik Nedenleri

Anket şirketlerinin yanılma nedenleri arasında elbette bir çok metodolojik nedenler de bulunuyor. Anketlerin yapıldığı coğrafya, örneklemin temsil edilebilirliği, anketörlerin yetkinliği, soruların doğru hazırlanması ve hatta anketin yapıldığı mecra (telefon, yüzyüze ve online anketler arasında farklıklar) gibi birçok neden sayılabiliyor. Hatta İngiltere’de son seçimlerden sonra anket şirketlerine bir takım uygulama mecburiyetleri ve yaptırım getirilmesi gerekip gerekmediği tartışma konuları arasına girdi. 

Seçimlerinin galibi Çipras…

Çipras bu dönem vaatlerini başarabilecek mi ilerleyen günlerde hep beraber göreceğiz. Belki de  istifasını çıkladığı Nazım’ın dizelerinde olduğu gibi: Yunanistan’ın  en güzel günleri henüz yaşamadıkları…




*Aynı başlıklı yazı 21 Eylül 2015 tarihinde T24 sitesinde yayınlanmıştır: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/yunanistanda-kazanan-syriza-kaybeden-anket-sirketleri,12785
[1] http://www.aljazeera.com/news/2015/09/greeks-heading-cliffhanger-polls-150920013036753.html , http://www.foxnews.com/world/2015/09/18/greece-polls-show-2-main-parties-in-dead-heat-before-election/

5 Ağustos 2015 Çarşamba

AKP SEÇMENİ NEDEN HALA KARARSIZ? *

Siyasal iletişimin en tartışmaları konularından biri, seçmenlerin karar verme zamanlamasıdır. Yurtdışında yapılan çeşitli araştırmalar bize konu ile ilgili farklı veriler sunuyor. Buna göre, aylar öncesinden karar veren seçmenler olduğu gibi, son dönemde karar veren seçmen sayısının da azımsanamayacak miktarda olduğu aşikâr.

Seçim kampanyalarının son 10 gününde neler olacağını bilmek elbette mümkün değil, ama son dönemde çıkan anketler halen kararsızların yüksek bir oranda olduğunu ve birçoğunun AKP seçmeni olduğunu gösterirken gazete köşeleri bu konuya yer ayırmaya başladı.



AKP seçmeni neden hâlâ bu kadar kararsız?



AKP seçmenin kararsızlığı, Fransız reklamcı Jacques Seguela’nın meşhur kampanya stratejisinde saklı olabilir mi? “Öyle bir hikaye anlatmalısınız ki, seçmenin içinde uyuyan çocuk, hikayenin tek  kahramanının sizin adayınız olabileceğine inanmalı” der Jacques Seguela. Kampanya boyunca yürütülen iki başlılık ve farklı mesaj kurgusu AKP seçmeninde hem kahraman karışıklığı hem de hikaye karışıklığı doğurmuş olabilir mi?

“Mesaj güdümlü” kampanya olarak da adlandırabileceğimiz günümüz seçim kampanyalarında mesaj kampanyayı zafere taşıyan temel taşlardan biridir. Mesaj slogan değildir, taktik değildir…

Kampanya mesajı bizim vizyonumuz, yönümüz, değerlerimiz, meselelerimiz hakkında bilgi vermelidir. Kim olduğumuz, değerlerimiz, inançlarımız,  ne yapacağımız, ne için savaştığımız mesajımızın alt metinlerini oluşturur.



Değerler üzerinden iletişim çağı



90’larda sosyo demografilerden üzerinden iletişime ağırlık verilirken artık çağımız değerler üzerinden kampanya çağı. Seçmenlerin değerlerini doğru tanımlayarak, mesajları bu değerler üzerinden vermek başarının en temal anahtarlarından biri.



Mesajların hikâyesi nerede?



Mesajın etkisini artıran en önemli etken verilen mesajın bir hikayesi, bir sesi olması. Sadece vaatlerinin sıralanması değil, mesajın bir çıkış noktası ve bir hikayesi olması, seçmenle ortak bir dünyayı paylaşması hem mesajın seçmene daha kolay ulaşmasını sağlıyor, hem de inandırıcılığını artırıyor.

Muhalefet partilerinin mesajlarına bakacak olursak, ezilen bir kesimin sesine rastlamak mümkün. Asgari ücretle geçinemeyen işçinin, taşeron işçilerin, madencilerinin, Roboski’nin bir sesi, alt metni var. Peki AKP’nin mesajlarında bu “ezilenlerin sesi olma” alt metninin eskisi kadar belirgin olduğunu söyleyebilir miyiz?



Uzun seneler boyunca seçim stratejisinin temeline “yakınlık politikalarını” oturtan AKP, seçmene yabancılaşıyor mu?



Mesajın hikayesi mesajın içeriğinde olabildiği gibi, liderinin geçmişine de dayanabilir. Özellikle 2007 – 2011 arasındaki AKP kampanyalarında parti mesajlarının, Erdoğan’ın hayatı ile  nasıl bağdaştığının örneklerini görmek mümkündü. Erdoğan’ın seçim kampanyalarında seçmene sunduğu dünyanın çıkış noktası sadece muhafazarlık değil, aynı zamanda “ezilmiş sınıfın iktidarı” olgusuydu.

Seçmenlerin gözünde AKP’lileri ve Erdoğan’ı en değerli kılan unsurlardan biri, dönemin dışlanan sınıfının bugün iktidar olmasıydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın “Milletin adamı” “Milli İrade, Milli Güç” gibi sloganlar kullanması Erdoğan’ın kendisini “seçmenin bir izdüşümü” olarak konumlandırması stratejisinin bir parçasıydı.

Ortak geçmişe sahip, ortak değerlere sahip bir lider vurgusu sürekli tekrar ediliyordu. Oysa Erdoğan bugün sarayda oturan, lüks makam araçlarını “çerez parası” diye ifade eden, hükümete destek veren bir Cumhurbaşkanı pozisyonunda. Yoksul semtlerin yükseliş öyküsünü, ezilen sınıfların iktidar sesini temsil eden Erdoğan’ın bugünkü yaşam şekli ile seçmenin yaşam biçimi bağdaşabiliyor mu?

Partilerin gönüllüleri parti mesajlarına inandıkça, mesajları seçmenle paylaşma motivasyonunun arttığını  biliyoruz. Gönüllülerin mesajlara inanmasının en temel şartı da, gönüllünün kendi hikayesini liderin hikayesinde bulabilmesi. Bunun örneklerini daha önceki seçimlerde gözlemledik.

Eğitim politikaları anlatılırken Erdoğan’ın kızının türbanı, ekonomi politikaları anlatılırken Erdoğan’ın yaşadığı yoksulluğu, göç olgusunun nasıl Erdoğan’ın ailesinde vücut bulduğunu özellikle ev gezmelerinde gözlemleme şansımız oldu. Bu hikayeler dönemin kampanya mesajlarının içerisinde varoldu. Oysa bugünün mesajlarına gelindiğinde, Erdoğan’ın bugünkü öyküsü ile gönüllülerin öyküsünün uzlaşabildiğini söylememiz mümkün mü?

Diğer yandan seçmenler ve saha çalışanları Davutoğlu’nun hayatı ile ilgili ne kadar bilgiye sahip? Davutoğlu hakkında tüm bilinenler akademisyen olması, bakan olması gibi aslında seçmenin kendi hayatlarına veya kendi sınıfsal kodlarına ilişkin hiçbir yakınlık içeremeyen bilgiler.

Saha gönüllülerin çoğunluğunun sosyo-ekonomik olarak daha zayıf ailelere mensup olduklarını düşünecek olursak, muhalefetin asgari ücret artışı, emeklilere ikramiye gibi hayatlarına birebir dokunacak vaatlerini AKP’nin reddetmesi, AKP gönüllülerini nasıl motive edebilir? Erdoğan’ın “sahada yorgunluk var” sözü, “sahada isteksizlik var” olarak okunabilir mi?

Bugüne kadar din, AKP ile sosyo-ekonomik seviyesi düşük seçmen sınıfının yaşam tarzlarının ortak referansı olarak karşımıza çıkıyordu. Bu nedenle de çok bağlayıcı bir işlev görüyordu. Yani din sadece muhafazakarlık anlamında değil, ortak sınıf ama daha da önemlisi ortak değerler göndermesinden dolayı tutarlı bir söylemdi.

Bugün meydanlara elinde Kur’an ile inen Erdoğan’ın seçmende karşılık bulamamasının bir nedeni, artık aynı değerler dünyasına ait olmamaları olabilir mi?



Seçmenin empati kurabilme ihtiyacı



Biliyoruz ki,  seçmenin adaya empati duyabilmesi için, ortak kültürel noktaları yakalamaya ihtiyacı vardır. Adayla ortak bir dünyayı paylaşabileceğini hissetmesi gerekir. Biraz önce yukarıda da bahsettiğimiz üzere Başbakan Davutoğlu, başa geldiği günden itibaren seçmenle ortak bir dil kurabilmiş midir? Hakkında çok az bilgiye sahip AKP seçmeni ile Davutoğlu arasında  duygusal bir bağ oluşabildi mi?

AKP’nin 3. dönem kuralı çerçevesinde önde gelen birçok AKP’li siyasetçi elendiği için seçmenlerin daha önce empati kuruduğu birçok isim de bugün meydanlarda değil. Dolayısı ile AKP’ye daha önce oy veren seçmenin bugün ciddi anlamda bir empati problemi yaşadığı gerçek.

Erdoğan’ın da sürekli meydanlarda boy göstermesi aslında bu empati açığını kapatabilmek için bir taktik. Ama bu da yazının başında bahsettiğimiz iki başlılık ve mesaj karışıklığı konusuna bizi geri götürüyor.

CHP’nin ise bu seçimlerde lider ve seçmen arasındaki empati önemini kavradığını, daha önce hiç başvurmadığı söylemler kullanmaya başladığını görüyoruz. Kılıçdaroğlu için yapılan Anadolu’nun Kemal’i belgeselinin, Kılıçdaroğlu’nun seçmenin bilmediği hayatını anlatabilmek için kurgulandığı açıkça anlaşılıyor.

Kılıçdaroğlu’nun miting meydanlarında da annesinin, ablalarının okuma-yazma bilmediğini anlatması, çocuklarının malı-mülkü olmadığını söylemesinin ve üzerine basarak “ben sizden biriyim” vurgusu yapmasının altında da seçmenle ve parti gönüllüleriyle empati yakalama isteğinden kaynaklanıyor.



3. şahıslar, bağımsız kurumlar, STK’lar nerede?



partiler ve liderler yerine, 3. şahıslar üzerinden verilen mesajların büyük etkisi olduğunu biliyoruz. Geçtiğimiz her seçimde AKP adına ilan veren Hukuki Araştırmalar Derneği gibi dernekler AKP’nin mesajlarını 3. ağızdan pekiştiriyordu. AKP bu seçim döneminde bu tarz desteğe ihtiyaç hissetmiyor mu?

AKP daha önceki seçim kampanyalarında gösterdiği mesaj stratejisinden ilk kez çıkarak seçmenin kafasını karıştıracak bir takım değişiklikler yapılıyor. Bu açıdan baktığımızda AKP’in bugünkü mesajları bize “eski muhalefet” anlayışını hatırlatıyor diyebiliriz.



Tersine dönen mesajlar; Korku mu vaat mi?



2002 seçim kampanyasından başlayarak karşılaştırmalı bir mesaj analizi yapacak olursak, AKP kampanyaları vaat ve gelecek üzerine kurulu iken, muhalefet partilerinin çoğunlukla korku üzerine kurulu mesajlar verdiklerini söyleyebiliriz.

Bugüne kadar, bir gelecek hayali çizen AKP’nin karşısında, AKP’nin vaatlerinin gerçekçi olmadığını, bir dönem daha AKP hükümeti ile geçirilmesinin tehlikelerini anlatan bir muhalefet olduğunu söylemek mümkün. Oysa bu seçim döneminde hükümet ve muhalefetin mesajlarının yer değiştirdiğini söyleyebiliriz.



Yapıcı söylem bitti...



Ekonomik söylemlerle ilk atağını yapan CHP’nin karşısında CHP’nin bu vaatleri gerçekleştiremeyeceğini anlatan, çözüm süreci ve demokrasi söylemleri ile ön plana çıkmaya çalışan HDP’nin karşısında AKP tek başına iktidar olamazsa çözüm sürecinin zora gireceği korkusunu vermeye çalışan bir AKP görüyoruz.

Oysa seçmen uzun zamandır muhalefetin korku ve negatiflik üzerine kurulu, iktidarın ise vaatler ve gelecek üzerine kurulu söylemlerine alışık. Şimdi ise muhalefet partilerinin geleceğe yönelik söylemleri karşısında, bu vaatlerin gerçekleşemeyeceğini anlatan, korku salan bir AKP görüyoruz.

Bir zamanların ekonomik kalkınmayı, Avrupa Birliği’ne tam üyeliği, sosyal adaleti savunan AKP’sinin yerine, daha çok negatif bir söylem kullanan, yapıcı olmaktan çok uzak bir AKP var seçmenin karşısında. Bu durum AKP’nin kendi stratejilerine ters düşüyor ve seçmenin kafasını karıştırıyor.



İcraat söylemi heyecanını kaybetmiş olabilir mi?



Muhalefet partilerin mesajlarına baktığımız zaman bir vaat listesi çıkıyor önümüze. AKP’nin geçmiş dönem icraatleri büyük önem taşıyor olsa da, her seçim dönemi benzer icraatleri duyan seçmen artık bunları kanıksamış, kafasında normalleştirmiş, hatta hayatına geçirmiş ve bu nedenle bu icraateleri duymak eski heyecanını kaybetmiş olabilir mi?

Bu noktada AKP’nin aradığı seçmenin sadakat duygusuna seslenmek olabilir mi?



Mesajlarda Karışıklık: Türkiye küçük mü değil mi?



Siyasal iletişim başarısının temel taşlarından biri kampanya mesajında tutarlı olmaktır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin geçmiş seçim stratejileri bir temel mesaja dayanır: İcraatleri teker teker anlatmak ve bu geçmiş referans üzerinden vaatlerin devamı için oy istemek. Bir yandan icraatler teker teker hatırlatan, bir yandan muhalefetin asgari maaş artışı, emekli ikramiyesi gibi aslında son derece basit gözüken ekonomik söylemlerinin yapılamayacağını anlatan, öte yandan dünyanın en büyük havaalanı inşaatı, İstanbul’a 3. Köprü, kanal projeleri gibi dev projeler gerçekleştirmekten bahseden AKP’nin kendi mesajlarında çelişki yarattığı aşikâr.

Seçmenin kafasında oluşturulmak istenen Türkiye algısı nedir? AKP hükümet döneminde Türkiye’yi nereye getirmiştir? Mitinglerde hem Davutoğlu’nun hem de Erdoğan’ın bahsettiği gibi Marmaray’ı yapan, denizin üzerinde havaalanı inşa eden büyük Türkiye mi olmuştur, yoksa emeklisine 2 maaş ikramiye bile veremeyecek bir Türkiye mi? 3. Havaalanı inşaatına giren Türkiye neden ve nasıl asgari ücreti yükseltemeyecektir? Bu sorular seçmende kafa karışıklığına neden olmaktadır.



İki başlı dev olur mu? İstikrar mı değişim mi?



Uzun yıllar AKP söyleminin büyük bir parçasını “istikrar” kavramı oluşturuyordu. hizmetlerin devamı için istikrarın gerekliliği, tek parti hükümeti ile sağlanacak istikrarın gerekliliği, varolan düzenin korunması için istikrarın gerekliliği. Bu seçim döneminde ise bu temel söylemde de büyük bir sapma gördüğümüzü söyleyebiliriz.

Öncelikle Davutoğlu’nun öncülüğünde yürütülen AKP kampanyası eski stratejinin devamı.. Geçmiş AKP dönemine verilen referanslar, il bazında yapılan tek tek icraat dökümleri bu dönemde de mevcut. Bu noktada geçmiş kampanyaların bir tekrarını gördüğümüzü söylemek mümkün.

Kampanyanın diğer ayağını büyük bir hızla yürüten Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim meydanlarında bir yandan geçmiş başarılarından bahsederken bir yandan da yepyeni bir söylem kullanıyor aslında. “İstikrar” yerine “değişim”.

Erdoğan’ın bahsettiği Başkanlık sistemi, başlı başına bir değişim öngörüyor ve bu daha önce AKP seçmeninin de duymadığı bir söylem. 2002 yılından itibaren hükümette bulunan ve tüm seçim kampanyalarında kullanılan istikrar söyleminin aksine, bu sefer değişim öngörülüyor. Bu da bir mesaj karışıklığı yaratıyor.

AKP’ye oy veren seçmen Davutoğlu’nun bahsettiği istikrara mı oy verecek, yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bahsettiği büyük değişime mi? Partinin dilinden düşürmediği “Yeni Türkiye” içerisinde Davutoğlu’nun yeri ne olacak? Hatta AKP’nin parti olarak yerinin ne olacağı da meçhul. Liderin oy vermede etkisi tartışılmaz; ama unutmamak gerekiyor ki parti için oy veren seçmen sayısı da az değil. AKP’ye parti olarak oy vermiş seçmen bu yeni, tam olarak ne olduğunu bilmediği sistemde partisinin akıbetini merak etmiyor mu?



İki lider olur mu?



Tüm bu mesajların karışmasının temel nedenlerinden birinin AKP’nin kampanyasının iki ayaklı oluşu olduğunu söyleyebilir miyiz? Seçim kampanyaları süresince parti lideri büyük bir önem taşır. Seçmen onun etrafında kilitlenir. Kampanyanın lokomotifidir lider…

AKP seçmeni kafasında varolan ana lider Erdoğan iken, Davutoğlu’nun verdiği mesajların inandırıcı, sürekleyici olması mümkün mü? Bu durum birinci yazıda da bahsettiğimiz kampanyanın iki başlı olmasına neden olarak seçmenin kafasında karışık yaratmıyor mu? Ya da Jacques Seguela’nın dediği gibi hikayenin kahramanını seçmen nezdinde karıştırmıyor mu?



Kararsızlık belirleyici olur mu?



Kampanyada başarıyı yakalamak ancak partinin değerlerinin ve inandıklarının, seçmenin talepleri ve görüşleriyle birleşmesiyle mümkündür. Bu birleşimi yapmak da doğru konulara odaklanmakla, doğru mesajları verebilmekle mümkün olacaktır.

En doğru soruları sorup, insanların aklındakileri tüm açıklığıyla anlayabilme, akılları kurcalayan en derin endişelere, en mikro soru işaretlerine inebildiğiniz ölçüde mesajların oluşumu sağlıklı olacaktır. Unutmamak gerekiyor ki seçmenin size verdiği mesajı anlayamıyorsanız, istediğiniz kadar sayılara bakarak analiz yapın, zamanınızın gerisinde kalırsınız.

9-12 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’nin konferansına katılan birçok ünlü kampanya uzmanı kararsız seçmenlerin karar verme süreci ile ilgili farklı düşünceler paylaştılar.

Konferansa katılan AKP’nin kampanya direktörü Erol Olçok Türkiye’deki seçim kampanyalarında son 30 günün önemli olduğunu, özellikle de son 10 gün belirleyici olduğunu söylerken son 10 gün için özel bir kampanya kurguladıklarının sinyalini de veriyordu. Bahsi geçen çalışmanın kararsız seçmen üzerinde nasıl bir etkisi olacağını çok kısa bir süre sonunda göreceğiz. 


Son 10 günlük çok kritik bir sürece giriyoruz. Kararsız seçmenler sadece AKP’li değil, tüm seçmen gruplarında, nedenleri farklı olsa da, mevcut. Bu süreçte partiler son kozlarını oynayacak ve kararsız seçmenler bir noktada kararlarını vererek aslında seçimin kaderini belirleyecekler. kısacası, kararsız seçmen, seçimin sonucunu belirleyecek.

*28 Mayıs 2015 tarihinde T24 internet sitesinde aynı başlıkla yayınlanmıştır.
İlgili link: http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/akp-secmeni-neden-hala-kararsiz,11989