kampanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kampanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2014 Perşembe

“MARJİNAL” POLEMİĞİ İLE HDP’Yİ YIPRATMAK MÜMKÜN MÜ?


Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının halen en çok tartışılan konularından birisi Selahattin Demirtaş’ın başarısı ve HDP’nin bu başarıyı 2015 Genel Seçimleri’ne taşınıp taşıyamayacağı sorusudur. Kısaca hatırlamak gerekirse, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş, “Yeni Yaşam Çağrısı” adını verdiği söylemini ilkeler üzerinden kurdu ve demokrasiye, adalete, barışa, gençlere, kadınlara, çevreye karşı bakışını hep bu ilkeler çerçevesinde açıklayarak HDP’ye yeni bir konumlandırma getirmişti.

Partinin yeni konumlanması ve Selahattin Demirtaş’ın seçim başarısı tartışılırken, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı  Cemil Bayık Vatan Gazetesi’nde Ruşen Çakır’a Cumhurbaşkanı seçim sonuçlarını değerlendirdi. Söyleşide kullandığı "HDP bazı marjinal yaklaşımlardan kendisini kurtarmalı” söylemi de birden gündeme düştü. Bayık, “Marjinal yaklaşımların” tam olarak açılımını yapmasa da, HDP içindeki "bazı sol grupları" ya da 'lezbiyen-gay örgütlerin varlığını" işaret ettiği yorumları yapıldı. Bu söylem bize 23 Ekim 2013’te BBC Türkçe’ye konuşan BDP TBMM Grubu üyesi Altan Tan’ın HDP eleştirilerini hatırlattı. Tan: "Bu işi yürüten arkadaşlarımız sadece marjinal solla sınırlı kaldılar Türkiye'de. Bu marjinal solun önemli bir kısmı da dinle, İslam'la barışık değil. Kürt İslamcılar da bunlara sıcak bakmıyor, Türkiyeli Müslümanlar da sıcak bakmıyor. Hatta liberal çevrelerle bile bu marjinal solun arası iyi değil.[1]" diyerek HDP Projesini eleştiriyordu. Daha sonrasında Tan, Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarından memnun kalmış olacak ki 11 Ağustos’ta Aljazeera’ya yeni açıklamalarda bulundu:  “Doğru aday, doğru Türkiyelilik perspektifi, yani sadece marjinal solu değil dindarları, demokratları, sol liberalleri kucaklayan bir çizgi Selahattin Demirtaş”  diyordu bu sefer Tan[2].  Fakat, bu röportajda dikkatimizi çeken yine “marjinal” kavramının kullanılmasıydı.


Yeni konumu ve söylemleri ile ciddi bir çıkış yakalayan HDP,  “marjinal” polemiği nedeniyle bir söylem değişikliğine gidebilir veya parti olarak yıpranabilir mi? Yoksa HDP, yeni konumlanması ile çıkış grafiğini 2015 seçimlerine de taşıyabilecek mi?

 Bu sorulara cevap verebilmek için biraz uluslar arası örneklere bakmak gerekiyor. “Yeni ve Yenilenme”, birçok farklı siyasi parti tarafından defalarca seçim sloganı olarak da kullanılmış ve başarısını kanıtlamış bir kavramdır. Örneğin, İngiliz İşçi Partisi 18 yıllık muhalefet döneminden sonra iktidarı “Yeni İşçi Partisi” sloganı ile Muhafazakâr Parti’den almayı başarmıştı.  Geç gelen bu başarıyı yeni bir strateji ve bu yeni stratejinin yansıması olan sloganlarına borçluydular. İngiliz İşçi Partisinin ortaya koyduğu “Yeni İşçi Partisi” stratejisinin başarısını Türkiye’de yakalayabilmek mümkün mü?

Unutmamak gerekiyor ki, "Yeni İşçi Partisi" sadece bir seçim sloganı değildi. 1979'daki seçim yenilgisinden sonra başkanlık koltuğuna oturan Neil Kinnock, partide bir reform hareketi başlatmıştı. Bu doğrultuda siyasi danışman Peter Mandelson'un da yardımıyla bazı imaj çalışmalarına da girişilmiş, hatta 1986 yılında kırmızı bayrak olan siyasi amblemin yerine de sosyal demokratların evrensel sembolü olan gül logosu kullanılmaya başlanmıştı. öalışmalar görevi devralan John Smith döneminde de sürdü ama 1994 yılında İşçi Partisi tarihinin en genç lideri Tony Blair'in görevi devralmasına kadar keskin bir başarı elde edilemedi. Seçimin kazanılması için köklü bir yenilenmeyi şart gören Blair, 1995'te parti tüzüğünde de değişikliğe giderek partinin eskiyle olan bağlarını da yeniden tanımladı. 

“Yeni İşçi Partisi, çünkü İngiltere daha iyisini hak ediyor” sözleriyle başladığı 1997 Seçim bildirisinde Blair, “Davamız basit: İngiltere daha iyi olabilir ve olmalı da” ifadesini kullanıyordu. Sözleri açık ve netti. İzleyecekleri politikanın her alanda yeni ve ayırt edici özellikleri olduğunu ve bu yeni yaklaşımların eski sol ve muhafazakâr sağdan farklı olduğunu söylüyordu. İşte tam da bu yüzden “Yeni İşçi Partisi”’nin “Yeni” olduğunu vurguluyordu.

Hazırlanan seçim bildirgesi de, bahsedilen “Yeni Parti” kavramına uygun yeni bir uslupla kaleme alınmıştı. İngiliz İşçi Partisi, son 18 yıl hakkında dürüst olmaları gerektiğini söylüyor ve bu süre içinde muhafazakârların bazı alanlarda doğru işler de yaptıklarını kabul edecek kadar cesur davranıyordu. Öte yandan, muhafazakârları eleştirmekten de geri kalmıyor; tutmadıkları sözlere, uyguladıkları yanlış politikalara da değinirken, madde madde kendi amaçlarını sıralıyorlardı. Kısaca, Muhafazakar Parti’nin yanlış yaptığı konularda değişikliğe gideceklerini ve nasıl gideceklerini anlatan kısaca seçmene güven telkin eden bir bildiriyle çıkmıştı seçmenin karşısına. Eğitim, vergi, ekonomik büyüme, işsizlik, sağlık, adalet, refah devleti, çevre, temiz siyaset ve dış ilişkiler konularındaki yenilikçi somut adımları kısaca anlatarak, neden “Yeni İşçi Partisi” dediklerini somutlaştırıyorlardı.

Tüm bu çalışmalar meyvesini verdi ve 18 yıl aradan sonra İşçi Partisi tarihindeki en genç liderin önderliğinde “Yeni İşçi Partisi” olarak iktidara gelmeyi başardı. İngiltere örneğinden yola çıkacak olursak, HDP’nin yeni konumlanması ile Türkiye’de başarı yakalama şansı olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa, farklı ağızlardan, farklı ortamlarda kullanılan “Marjinal” kavramının  ortaklığı HDP’de bir yıpranma yaratabilir mi?

Daha önce de söylediğimiz gibi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirtaş “Yeni Yaşam Çağrısı” söylemi ile birlikte “Demokratik Değişim, Barışçı Türkiye” sloganını beraber kullanmış, tüm etnik ve kimlikleri kucaklayan, ezilen sınıfların yanında olacağı vurgusu yapmıştır. Bildirgesinin çeşitli konu başlıkları altında yer alan, “Farklılıkların eşit ve gönüllü birlikteliği, tek mezhepçi olmayan anlayış, adalet, inanç özgürlüğü, barış” gibi düşüncelerinde de hep aynı ilkeleri savunan Demirtaş’ın, söylemindeki tutarlılığının aldığı seçim başarısında birebir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni söylemi ile klasik seçmeninin dışında, yeni bir seçmen kitlesine de ulaştığını aldığı oy oranlarından gözlemleyebiliyoruz.

HDP Eski Eşgenel Başkanı Ertuğrul Kürkçü’nün Radikal Gazetesi yazarı Ezgi Başaran’a verdiği röportajda, HDP'nin genişlemesinde politik ve muhalif her kesimi alacak bir tanım yapıldığını söylüyor ve "Bayık’ın Beyoğlu'ndaki marjinal gruplar" ifadesiyle sosyal-kültürel gönderme yapıldığını kaydediyor. Sözlerine “ben Manifestomuzdan ayrılmak için bir neden görmüyorum diye de ekliyor”[3]

Kürkçü’nün yaklaşımının doğru olduğunu söylememiz gerekiyor. Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “ezilen tüm sınıfların” yanında olacağını anlatmış ve LGBT, musevi, Ermeni, alevi vs. gibi azınlıklar hakkında açık açık konuşabilen bir lider olmuştur. Daha önceki seçimlerde farklı liderler tarafından  üstü kapalı olarak bahsedilse de hiçbir seçim kampanyasında bu kadar açık bir şekilde bu sınıfların adına vurgu yapıldığı görülmemişti. Bu açıklık, Demirtaş’ın “samimiyeti” konusunda seçmeni ikna eden önemli bir etken olmuştu.

Unutmamak gerekir ki, seçmen liderde samimiyet görmek ister. Liderin kullandığı söylemlerde yapacağı bir geri adım sadece o konuda değil, liderin  başka konularda da inandırıcılığında düşme yaratabiliyor. Çünkü seçmen, liderin imajını bir bütün olarak algılıyor. Demirtaş’ın, uzun yıllar sonra daha önce hiç oy alamadığı seçmenlerden oy almasının temel  nedeni kampanya boyunca söylemlerinde tutarlılık sağlaması ve cesurca söylemlerinin arkasında durmasıdır. Bu nedenle bundan sonra önemli olan “marjinal” olarak adlandırılan grup her kim olursa olsun “ezilen sınıfların savunuculuğuna” soyunan Demirtaş’ın bu grubun haklarını söz verdiği gibi savunmaya devam edip etmeyeceğidir. Demirtaş Cumurbaşkanlığı kampanyasında kullandığı söylemler için “bu bir risk ve biz bu riski alıyoruz” açıklaması HDP’nin geleceği açısından da önemlidir.

Bu anlamda HDP’nin “Yeni Yaşam Çağrısı” söylemine ne kadar sağdık kalacağı, HDP’nin önümüzdeki günlerdeki kaderini belirleyecek en temel etken olacaktır. Söylemlerinin sadece bir seçim dönemi propagandası değil, partinin siyasi çizgisi olduğuna seçmenleri ikna ettiği ölçüde başarı grafiği yükselecektir. Yakaladığı çıkışı sürdürebilmesi için yeni çizgisinden ayrılmadan, gündelik hayata somut şekilde dokunan çözüm odaklı bir siyaset sürdürmesi gerekiyor.

“Yenilenmek”, söylem olarak güçlü bir iddia. İngiliz İşçi Partisi İngiliz halkını yaptıkları sıkı bir çalışma ve atılan somut adımlardan sonra, “Yeni İşçi Partisi”nin sadece bir slogan değil, cesaret gerektiren yeni bir siyasi anlayışın sonucu olduğuna ikna edebilmişti. Yenilendiğini göstermek isteyen her siyasi parti de, “yeni konumunu” seçmenlerinin kafasında somutlaştırabilmek için aynı cesareti göstermek zorundadır. HDP yeni konumunu partinin sadece bir imaj çalışması değil, seçmenin ihtiyaçlarını anlamış, sorunlara somut projelerle çözüm üretebilen kısaca zamanın ruhunu yakalamış güçlü bir parti çalışmasının ilk adımı olduğunu seçmenine gösterebildiği doğrultuda çıkışını sürdürebilecektir.




*Bu yazı 3 Eylül tarihinde T24'te yayınlanmıştır. 
http://t24.com.tr/yazarlar/dr-gulfem-saydan/marjinal-polemigi-ile-hdpyi-yipratmak-mumkun-mu,10079
[1] http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/10/131021_altan_tan_bdp.shtml
[3]http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/kandilin_bu_hissiyatini_asiri_bulsam_da_anliyorum-1208936

1 Ağustos 2013 Perşembe

SİYASİ KAMPANYA OSCARLARI SAHİPLERİNİ BULDU


Amerikan Siyasi Danışmanlar Derneği’nin (American Association of Political Consultants)  3-5 Nisan 2013’de Washington D.C.’de düzenlediği 3 günlük seminerin ardından 5 Nisan gecesi Siyasi Kampanyanın Oscar’ları olarak nitelenen “Pollie Ödülleri” sahiplerini buldu. [1]

 
Farklı uzmanlık alanlarına sahip 300 jürinin oylarıyla belirlenen Pollie Ödülleri, Amerikan ve Uluslararası olarak ikiye farklı kategoriye ayrılırken, Amerikan ödüllerinin de Cumhuriyetçi ve Demokrat olarak ikiye ayrılmaları dikkat çekiciydi.
 
En iyi kampanyadan, en iyi fon toplamaya, en iyi gazete ilanından televizyon reklamına ve  sosyal medya kullanımına kadar çok farklı alanlarda birçok ödülün verildiği gala gecesi dünyanın dört bir tarafında yapılan kampanyaların başarısına tanıklık etmemizi sağladı.

3 Günlük Kampanya Semineri Maratonu

Üç günlük kampanya semineri adeta maraton gibi idi. 3 Nisan’da başlayan seminer programında bu yıl ağırlıklı olarak veri analizi, anket ve son dönemin en hızlı ilerleyen mecrası olan dijital kampanyalar, tüm ayrıntıları ve sektördeki tüm yeniliklerle masaya yatırıldı...

 Obama'nın Siyasi Danışmanları Ödül Aldı: David Axelrod ve David Plouffe Hall of Fame’de...

 Amerikan Siyasi Danışmanlar Derneği’nin her yıl verdiği Hall of Fame ödülünün sahibi, bu yıl Barack Obama’nın 2008 ve 2012 kampanyalarının baş danışmanı ve baş stratejisti olarak çalışan David Axelrod ve David Plouffe’un oldu. Ayakta alkışlanarak aldıkları ödülün öncesinde, Barack Obama’nın barkovizyondan yayınlanan “işine derinden bağlanan ve adayına inanan iki insanın zamanı, süreci ve toplumu doğru analiz ettiğinde neler yapabileceklerini gördük. Kendilerine inandığım için şanslıyım” sözleri bizlere bir siyasi danışmanın en önemli özelliklerini de göstermiş oldu: İşine bağlı olmak... Adaya inanmak... Zamanı, süreci ve toplumu doğru analiz etmek...  
 
Zamanı-Süreci-Toplumu Doğru Analiz Etmeli... 

 Doğru analiz başarılı bir siyasi kampanyanın ilk başlangıç ayağı... 2008 ve 2012 seçimlerinde Barack Obama’nın anket sorumlusu Joel Benenson 2012 seçimlerinde geleneksel anket yöntemlerinin dışına çıkarak daha derinlemesine analiz yöntemlerine gittiklerini ve başarılarının temelinde bu yeniliğin yattığını anlattığı seminerinde bir sonraki seçimlerde kullanmak üzere de tüyolar verdi.

Benenson’a göre iyi bir anketin amacı oy oranını tespit etmek değil, toplumu analiz edebilmek. Bunu yapabilmek için de anketlerin yanı sıra derinlemesine görüşmelerin de yapılması gerekiyor. 2012 Amerikan seçimlerinde düzenli yapılan anketlerin dışında seçim süreci 3 ana sürece ayrılmış ve her bir süreçte 16 günlük derinlemesine görüşme seansları uygulanmış. Derinlemesine görüşmelerde açık uçlu 8-10 adet soru sorulmasına karar verilmiş. Cevapları daha derinleştirmek için de ek olarak diyaloğun gelişmesine göre ek sorular sorulmuş. Amaç basit:
Mümkün olduğunca ayrıntıya girebilmek.

Potansiyel Oy Okuması Yapılabilir mi?

 Yapılan ilk anketlerde ekonominin seçim sürecinde büyük rol oynayacağı ortaya çıkmış. Yani seçmenin klasik tercih sebepleri yine değişmemiş. Fakat analistler bu sefer sadece tercih sebebini bulmakla yetinmemişler; en ince ayrıntılarıyla bu eğilimi araştırmaya karar vermişler. İşte derinlemesine görüşmelerin ana konusu da bu eğilim olmuş. “Ilk süreçteki görüşmeler bittiğinde elimizde analiz edecek 1400 sayfalık bilgi vardı” cümlesiyle Benenson bize bu işi ne kadar ciddiye aldıklarını somutlaştırmaya çalışıyordu.

Seçim döneminde yapılan bu çift taraflı çalışma ile seçmenlerin sadece ekonomiyle ilgili düşünceleri değil, bu düşünceleri oluşturan yol haritası da çıkarılmaya çalışılıyordu. Yani sadece seçmenlerin ne düşündüğü değil,  neden böyle düşündüğü analiz edilmeye çalışılıyor, seçmenlerin ortak noktaları araştırılıyordu. Seçmenlerin tüketim alışkanlıklarından tatil seçeneklerinin altında yatan tüm nedenler araştırmanın alt kümelerini oluşturuyordu. Böylece artık seçmen eskiden olduğu gibi demografik özellikleri itibariyle büyük bir grubun parçası değil, düşünce yapısı, davranış modelleriyle daha küçük grupların parçası oluyordu.

Dijital Kampanya ve Veri Analiz İlişkisi:
Dijital kampanya mı veri analizinden, veri analizi mi dijital kampanyadan çıktı?

Seçmeni tanıma, doğru analiz edebilme  Obama’nın  2012 Amerikan seçim kampanyasının en büyük başarısı olarak gösteriliyor. Anketler ve derinlemesine görüşmelerden çıkan sonuçlara ek olarak dijital kampanya da tam bu noktada devreye giriyor. Yani aslında dijital kampanya sadece seçmene mesaj iletmekte kullanılmıyor, kullanılan çeşitli modeller ve algoritmalar sayesinde seçmenin tanınması ve doğru hedefleme yapabilmesi için veri tabanı olarak da kullanılıyor. Bu bakımdan dijital kampanya tam 360 derecelik bir sistem oluşturuyor. Önce seçmenin tanınmasına yardımcı oluyor, sonra doğru seçmene doğru mesajın iletilmesini sağlıyor. Alınan geri bildirimler sayesinde mesajların daha geliştirmenizi sağlayarak tekrar seçmene ulaşılmasını sağlıyor.

Dijital’in Önemini Kavrayan Kampanyada Öne Çıkar
 
Barack Obama’nın 2012 Kampanya Müdürü Jim Messina 2012 seçim kampanyasında 2008 kampanyasının eksiklerini kapatmak için her yolu denediklerini anlattığı röportajında “2008 yılında Facebook bugün olduğunun ancak 1/10’u kadardı. Twitter yok denecek kadar azdı. Akıllı telefonlar çok sayılı kişi tarafından kullanılıyordu. Bizim aslında en büyük başarımız teknolojideki ilerlemenin bu kadar hızlı olacağının farkına varıp 2012 kampanyasının teknolojik alt yapısını önceden hazırlamaya başlamamız oldu” diyordu.

 Jim Messina kampanyasının teknolojik alt yapısını nasıl mı hazırlamıştı? Hazırlıkların başında teknolojinin ne kadar ilerlediğini, dijital ve sosyal medyanın ulaştığı noktaları saptayabilmek için soluğu Silikon Vadisi’nde alan Messina burada Steve Jobs, Eric Schmidt ve Steven Speilberg ile görüşmüş. Burada edindiği bilgilerle Silikon Vadisi’ndeki teknoloji uzmanlarından oluşan “Tech for Obama” (Obama için Teknoloji)  ekibini kurmuş. İşte kampanyanın tüm alt yapısı bu ekip tarafından oluşturulmuş.

 Sosyal Medya değil Sosyal Zekâ

 Sosyal medya, dijital kampanyanın en hızlı ilerleyen ayağı. Sosyal medyadan elde edilen veriler bize gösteriyor ki, aslında sosyal medya sadece bir takım anahtar sözcükler bulabileceğimiz bir platform değil. Aksine sosyal medya bize “diyaloglar”, dolayısı ile de insanlar, yani seçmenler hakkında bilgi veren bir araç. Bu sayede de sosyal hatta siyasi davranış haritalarının çıkarılabileceği bir aygıt olarak kullanılma imkanı da sağlıyor. Başarılı bir siyaset iletişimcisinin sosyal medyada anlaması gereken sadece nelerin olup bittiği değil, olayların arkasındaki ana nedenler ve bu durumda nelerin yapılabileceği… Hangi mesajların kime, ne zaman, ne sıklıkla verilmesi gerektiği…

Sosyal medya yönetimi sadece sosyal medyada varlık göstermek demek değil. Sosyal medya stratejilerinin mutlaka ölçülebilir bir analize dayanması gerekiyor. Yoksa zaman ve maliyet israfıyla beraber kampanyaya etkisi olmayan bir araç olarak karşımıza çıkacaktır. İşte bu yüzden sosyal medya altyapı şirketleri verdikleri hizmeti “sosyal medya” değil, “sosyal zeka” olarak tanımlamayı tercih ediyorlar. Sosyal zekâdan kasıt kullanılan kontrol panelleri ve algoritmalarda tüm dijital medyadaki verileri analiz edebilmesi. Online üretilen bilgilerin hacminin en deneyimli iletişimciyi bile çıkmaza sokacağı bir gerçek.  Kullanılan gerçek zamanlı analiz ve raporlar sayesinde, sosyal medyayı kontrol altında almak ve trendi kendi çıkarına çevirmek mümkün olabiliyor.

 Seçmeni Anlamak Seçim Kazandırır!

 Obama’nın teknoloji ekibinin oluşturduğu sistem ile sahada yapılan anketler, gönüllülerin topladıkları veriler, derinlemesine görüşmeler, ve sosyal medyadan ulaşılan veriler birleştirilerek seçmenler “taraftar”, “muhalif”, “oy verme eğiliminde”, “asla oy vermeyecek”, “kararsız”, “belirsiz” gibi alt kategorilere ayrılmış ve her kategorideki seçmen için ayrı bir mesaj kurgulanarak farklı iletişim kanallarından bu seçmene ulaşılmaya çalışılmış. Televizyon reklamlarından gazete ilanlarına, telefon görüşmelerden sosyal medya reklamlarına kadar her türlü iletişim mecrasında bu farklı kategorideki seçmenler göz önüne alınarak yapılmış.

 Barack Obama’nın 2012 Kampanya Müdürü Yardımcısı Stephanie Cutter da “Seçmenin eğilimini anlayarak mesajlarımızı kurgulamamız kampanyanın ana başarısı idi. Oy vermeyeceğinden emin olduğunuz bir seçmene ulaşmaya çalışarak zaman kaybetmek yerine kararsız seçmene ulaşmak size seçimi kazandırır” sözleri de bize aslında seçmeni anlamanın önemini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Başarılı bir kampanya çağın gerekliliğini yakalayan kampanyadır!

 Jim Messina “Bir sonraki seçim kampanyasında çalışacak kişiye önerim benim yaptığım kampanyayı tekrarlamaması olur! Çünkü zaman değişiyor. Başarılı bir kampanya çağın gerekliliğini yakalayan kampanyadır!” sözleri bize belki de seçim kazandıracak kampanyanın anahtar sözlerini veriyor. 2012 Amerikan seçim kampanyasına televizyondan, internetten yansıdığı kadarıyla yetinmeyip derinlemesine incelemesine girdiğimiz zaman anlıyoruz ki, başarılı bir kampanya birçok ayrıntıyı beraber aynı anda kurgulayabilen kampanya demek. Toplumsal okumayı yapabilen, zamanın ruhunu kavrayan ve seçmene ulaşabilen kampanyanın başarıyı getirmesi kaçınılmaz olacaktır.






[1] Kadir Has Üniversitesi Panorama Khas Dergisi 10. Sayı, sf:29-32, Aynı başlıklı yazımdan alınmıştır:
http://www.khas.edu.tr/arastirma/yayinlar/khas-suereli-yayinlar/panorama-khas/panorama-khas-10.html
 

 

10 Şubat 2013 Pazar

1 Yıl 87 Ülke 101 Kampanya


2012 yılı, başkanlık seçimleri, parlamento seçimleri ve referandumlarla birlikte toplam 87 ülkede yapılan 101 seçim kampanyasına şahit oldu... 2013 yılında da 76 ülkede yapılacak 81 seçim kampanyası bizleri bekliyor...

Seçim Bütçeleri Uluslar Arası Şirketlerin Pazarlama Bütçelerini Geride Bıraktı!

19 Kasım 2012 tarihli Time dergisinde yayınlanan rakamlara göre 6 milyar dolarlık kampanya harcamaları ile Amerikan seçim kampanyaları bir rekora imza attı. Bahsi geçen rakam birçok uluslar arası şirketin senelik pazarlama bütçesinin önünde. Procter&Gamble’nin senelik pazarlama bütçesinin 3 milyar dolar, AT&T’nin 1,9 milyar dolar olduğunu düşünecek olursak kampanyalara yapılan yatırımın boyutlarını anlamak mümkün. “Siyasal İletişim”’in ortaya çıkışını, araştırmalara konu olmasını son 60 – 70 yılın bir ürünü olduğunu düşünerek bu rakamlara şaşırmamak gerekiyor. Çünkü aslında siyasal iletişimin ilk ortaya çıkışı ve kullanılması Antik Yunan’a kadar uzanan bir yolculuk. O dönem bu şekilde adlandırılmamış olsa da bugün baktığımızda kullanılan yöntem ve teknikler itibari ile “siyasal iletişim” kullanıldığını söylemek mümkün.

Seçim Zaferinin Şartı: Başarılı Siyasal İletişim

Adından da anlaşılacağı üzere siyasal iletişim “siyasal” ve “iletişim” olmak üzere iki ayaktan oluşan disiplinler arası bir çalışma alanı. Elbette politikanın bilimselleşmesi siyasal iletişimin de ayrı bir disiplin olarak kabul edilmesinde önemli bir etken olmakla beraber 19. yüzyılda kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle de birlikte bu alanın bir disiplin olarak ilerlemesi hız kazandı. Bugün sosyoloji, sosyal psikoloji, psikoloji, halkla ilişkiler, reklamcılık, sosyal antropoloji ve tabii propoganda gibi alanlarla da yakından ilgili bir alan olarak konumlanmıştır.

Siyasal iletişiminin kendine has özelliklerinden, modellerinden ve yaklaşımlarından bahsetmek mümkün. Bu yanı ile herhangi bir iletişim sürecinden farklılıklar içerdiğini kabul etmemiz gerekiyor. Oysa Türkiye’de siyasal iletişimin stratejik yönü ve etkisi halen anlaşılamadığı için kullanım alanı oldukça kısıtlı kalmıştır. Birçok siyasi partimiz ve siyasetçimiz halen kulaktan dolma bilgi ve el yordamı ile iletişim kurabilmeye çalışmakta.

Siyasal iletişimin odak noktası elbette seçimler ve seçim kampanyaları. Bu blogtaki temel amaç da hem siyasal iletişimin çeşitli konu başlıkları hem de seçim kampanyaları ile ilgili biraz perde aralayabilmek. Çünkü dünyanın farklı köşelerinde sürekli seçimler ve seçim kampanyaları yapılıyor ve siyasal iletişim araçları değişiyor, gelişiyor.

Rekabetin yüksek olduğu ve iletişim mecralarının bu denli artığı bir ortamda başarının olmazsa olması bu konulara bilinçli yaklaşımdan geçmekte. İşte bu nedenle bu blog’ta dünyadaki kampanya örneklerine, uluslar arası araştırmalara, kampanya analizlerine ve siyasal iletişimde yaşanan yeniliklere yer vererek seçim zaferlerine farklı bir bakış açısı katmaya çalışacağız.