25 Temmuz 2013 Perşembe

NEDEN OCCUPY WALL STREET EYLEMİNDEKİLER %99, EVDE AKP TARAFINDAN ZOR TUTULAN KİTLE %50 AMA ÇAPULCULAR SADECE BİR AVUÇ ?

2011 yılında Wall Street işgal hareketi başladığında eylemcilerin en yaygın kullandıkları slogan “Biz %99’uz” (We are the %99) sloganı olmuştu. Gezi Parkı Eylemleri başladıktan çok kısa bir süre sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan katıldığı bir televizyon programında “Biz de %50’yi evde zor tutuyoruz” demiş ve işgalcilerin “Bir avuç çapulcu” olduklarını söylemişti. Peki, acaba bu söylemler rastgele seçilen kelimelerden mi oluşuyordu? Yoksa bunlar “ikna taktiklerini” içeren, bilinçli bir şekilde kurgulanan cümleler miydi? Son derece basit gibi gözüken bu söylemlerde kullanılan iletişim tekniği nedir?
 
“İkna” bilimsel olarak incelenen psikolojik bir olgu. Kişilerin eylem ve tutumlarını değiştirmelerine neden olan sürecin psikolojik boyutu sosyal psikologlar tarafından araştırılan bir konu. Aslında birçoğumuzun içgüdüsel veya kişisel tecrübelerimize dayanarak el yordamıyla uyguladığımız bazı ikna tekniklerin altında somut stratejiler yatmakta olduğunu biliyoruz.
Robert Cialdini’nin ikna sürecinin temelinde yatan süreçlerinden birinin sosyal etki olduğunu savunduğu “Influence: Science and Practice” adlı kitabında bu sürecin altı önemli unsurunu anlatıyor. Buna göre aslında bizim ikna etme ve edilme süreçlerimiz birbirimizden pek de farklı değil:
Karşılık (reciprocation), otorite (authority), sözlerimize, tutarlılık (commitment and consistency), kaynağın azlığı/kıtlığı (scarcity), sevmek/beğenmek (liking) ve sosyal kanıt (social proof).  Elbette ikna etme ve edilme sadece bu 6 unsurdan ibaret değil. Aynı zamanda farklı psikolojik faktörleri de içeren çok boyutlu bir araştırma konusu.
Cialdini’ye göre başka insanların davranışları bizim davranışlarımıza referans olabiliyor. Bu referans bilinçaltında “sosyal kanıt” olarak algılanıyor ve bizim de davranışlarımız üzerinde etkili oluyor. “Sosyal Kanıt” çok kısaca diğerlerinin de ne yaptığına bakarak hareketlerimizi yönlendirmek olarak tanımlanabilir. Kişilerin kendilerine sorulduğunda tercihlerini bilinçli yaptıklarını söyleseler de sosyal psikologlar ortaya çıkarttıkları davranış haritaları ile aslında tamamen bireysel bir bilinçten bahsedilmediğini, aksine 3. kişilerin sayısının yüksek olması durumunda etkileşimin daha da kuvvetlendiğini düşünüyorlar. Özellikle tam olarak ne yaptığımızı bilmediğimiz durumlarda üçüncü kişilerin davranışları bizi ciddi anlamda yönlendirebiliyor.
O halde Occupy Wall Street eylemindekilerin “Biz %99’uz” sloganı (We are the 99%) veya  Tayyip Erdoğan’ın evde tuttuğunu söylediği kitlenin %50 olması acaba kişiler üzerinde “sosyal kanıt” etkisi yapması için mi oluşturuldu?
“Sosyal Kanıt’ın gücünü gösterebilmek için öncelikle sosyal psikologların üzerinde çalıştıkları bir takım deneylerden bahsetmek istiyorum. “Yes! 50 Secrets from the Science of Persuasion” kitabında Noah J. Goldstein ve Steve J. Martin ve Robert Cialdini’nin bizzat içinde yer aldıkları birkaç araştırmanın bize değişik bir bakış açısı yakalamamızı sağlayabileceğini düşünüyorum.
İlk deney otellerde banyoda duran, doğayı korumak için havluların ikinci kez kullanılmasını tavsiye eden kartların hangi şartlarda daha çok işe yarayıp yaramadığı üzerine. Odaların bir kısmına “Siz de havlunuzu ikinci kez kullanarak doğanın korunmasına katkıda bulunun” yazılı, diğer bir kısmında da “ Otelde kalan misafirlerimizin büyük bir kısmı en az bir kez havlusunu değiştirmeyerek doğayı korumaya katkıda bulundu. Siz de için onlara katılmaz mısınız?” yazılı kartlar konuluyor.
Yapılan incelemede “Otelde kalan misafirlerimizin büyük bir kısmı...katkıda bulundu” söylemi bulunan odalarda kalan müşterilerin diğer odalarda kalanlara göre %26 daha fazla bu öneriye uyduklarını gözlemlemişler. Çalışmayı daha derinleştirmek isteyen araştırmacılarımız bu sefer üçüncü bir grup odaya “Daha önce bu odada kalan misafirlerimizin büyük bir kısmı en az bir kez havlusunu değiştirmeyerek doğayı korumaya katkıda bulundu. Siz de için onlara katılmaz mısınız?” yazılı kartlar bırakmaya karar vermişler.
 Araştırma sonucunda son kartların konulduğu odada kalan müşterilerin havlularını 2.kez kullanma önerisine uyma oranları %7 daha artmış. Dr. Noah J. Goldstein’a göre insanlar üçüncü kişilerin davranışlarıyla motive oluyorlar. Bu motivasyon üçüncü kişi ne kadar yakınsa o kadar artıyor. Bu durumda otelde kalan müşterilerin çevre koruma programına bir şekilde katıldıklarını bilmek onları  da motive ediyor. Hatta bu kişinin kendi odasında daha önce kalan bir kişi tarafından yapılmış olması empati duygusunu daha da artırıyor ve aynı davranışa yönelmesinde etkili oluyor. Dr. Noah’a göre daha önce uygulanmış bir davranış olması bilinçaltında “sosyal kanıt” olarak algılanıyor ve davranışın kabulünü hızlandırıyor. Diğer bir sebep de insanların varolan davranış normlarına uymak istemesi ve daha önce bu eylemleri yapanlar olduğunu görmek/bilmek kişide bir norm olarak algılanabiliyor.
Arizona “Petrified Forest National Park” da görevliler ağaç dallarının çalındığını fark etmeleri üzerine “Doğal mirasınız bu parktan her yıl 14 ton dal çalınması ile tahrip oluyor” yazılı bir uyarı yazısı asmışlar. Sonuç ilginç: Uyarı yazısı konulduktan sonra parktan çalınan dal sayısında hızlı bir artış olduğunu anlamışlar. Dr. Noah ve ekibi üç farklı tabela yazısı hazırlayarak konunun sosyal kanıt ile olan ilgisini araştırmaya karar vermişler. Bir grup tabelaya “Parkımıza gelen birçok ziyaretçi parktan dal alarak parkın doğal dengesini bozdu” yazısını, diğer bir grup tabelaya “Doğanın dengesini korumak için lütfen dal çalmayınız” yazısını koymuşlar. Kontrol grubu bölgesine de hiç tabela konmamış.
Araştırma sonuçlarına göre en az hırsızlık tabela konulmayan bölgelerde yaşanırken, ziyaretçilerin dal çaldığı söylenen tabela civarından diğer noktalara göre %7.92 daha fazla dal çalındığı görülmüş. Dr. Noah sosyal kanıtın olumsuz olma durumunda da insanlar üzerindeki etkisinin tıpkı olumlu olduğu durumlardaki gibi etki ettiğini söylüyor. Sonuç aynı: Davranışın başkası tarafından da yapıldığını bilmek kendi davranışlarını meşru kılmalarını kolaylaştırıyor.  
Bu araştırmalara bir örnek de Dr. Wes Schultz ve ekibinden geliyor. Dr. Schultz ve ekibi kişilerin çoğunluğun yanında yer alma eğilimleriyle ilgili bir araştırma yapmaya karar verirler. Araştırma için California’ın birkaç mahallesinde oturanların enerji kullanımı üzerinden bir deney yapmaya karar verirler. Deney için seçilen mahallelerde yer alan evlerin tek tek enerji kullanımı göstergesi haftalık olarak not edilir. Yapılan ölçüm sonuçları mahallenin ortalama enerji kullanımı bilgisi ile birlikte evlerin ön kapısına asılır.
 
Yapılan araştırmada birkaç hafta içerisinde haftalık olarak mahalle ortalamasından daha fazla enerji tüketen ailelerin enerji tüketiminde %5.7'lik bir düşüş saptanıyor. Ama asıl ilginç olan mahalle ortalamasından daha az enerji kullananlardaki %8.6'lik artış gözlemlenmesiydi.
Dr Schultz'a göre bu sonucun temel nedeni kişilerin davranışlarını çoğunluğa göre ayarlama isteği oluşturuyor. Tıpkı bir önceki örnekte olduğu gibi verilen mesaj negatif bir sosyal kanıt olsa bile aslında kişiler davranışın olumsuzluğuna değil, yaygınlığına odaklanıyor ve önleme /değiştirme isteği ile kurgulanan strateji aslında istemeden de olsa promosyon görevi görüyor.
 
Bu örneklerden yola çıkarak Wall Street Occupy Eyleminde "Biz %99'uz" sloganı çoğunluğun onlar olduğu mesajının verilmesiyle katılımın artmasına da neden olduğu söylenebilir. Ya da Tayyip Erdoğan’ın   "%50'yi zor tutuyorum" söyleminin ana nedeni seçim sonuçlarını hatırlatmak olsa da aynı zamanda “çoğunluk” mesajı verme gayesinden bahsedilebilir.  Türkiye çapında yapılan AKP mitinglerindeki katılımın abartılarak gösterilmesi veya Gezi Parkı Eylemlerine katılanların sadece "Bir Avuç Çapulcu" olması yine ayni iletişim taktiği çerçevesinde kurgulanmış söylemler olarak bilinçaltına sosyal kanıt referansı olarak gönderme yapıyor olabilir. Amaç çoğunluğun park eylemcileri değil, kendi seçmeni olduğunu göstererek hareketin motivasyonunu değiştirmek.
Gezi Eylemine katılan farklı kesimlerden kişilerle yaptığımız görüşmelerde “arkadaşlarının da eyleme katılıyor olması”  katılımcıların birçoğunun eyleme katılma nedeni olarak gösterdiğini gördük.  Yine katılımcıların birçoğu eyleme katılmalarının en temel nedenlerinden birinin bir gün önce gördükleri (31 Mayıs) kalabalık olduğunu ve kendilerinin de bu kalabalıkta yer alma istekleri olduğunu belirttiler. Gezi Park’ı Eylemlerinin gelişimine bakacak olursak da kalabalıklar artıkça eyleme katılan sayısının arttığını gözlemledik. İstanbul'daki eylemlerin boyutu bu seviyeye çıkmamış olsa, büyük kitlelerin katılımı olmasa idi diğer şehirlere atlama olasılığının düşük olduğu varsayılabilir. O halde televizyon sansürleri sadece haber alma özgürlüğünü kısıtlamakla kalmamış çoğunluğun eylemlerden haberdar olmasını engelleyerek eylemin daha da büyümemesine, başka şehirlere sıçramasına engel olunmasına katkıda bulunmayı amaçlamış olduğunu da söyleyebilir miyiz?
Sosyal psikologlar “sosyal kanıtın” ikna sürecinde çok temel bir yeri olduğu konusunda hem fikirler. Doğru bir şekilde kullanıldığı takdirde, uygulamaya katılan kişi sayısının hızlı bir şekilde artacağına dikkat çekiyorlar. O halde toplumsal olayları araştırırken kullandığımız söylem analizlerinde bu etkiyi de göz önünde bulundurmak görünenin daha derinine inmemizi sağlayacağı şüphesiz. Daha da önemlisi sosyal kanıtın kullanım alanı genişletilebilir. Özellikle siyaset gibi başkalarını etkileme, ikna etme becerilerine ihtiyaç duyulan branşlarda   bilimsel verileri kullanmak çok kısa bir sürede rakiplerin önüne geçilmesinde  etkili olacağını unutmamız gerekir.  



 

8 Mayıs 2013 Çarşamba

VERİ GÜDÜMLÜ KARAR VERME OBAMA'YI 2.KEZ BAŞKAN YAPTI


6 Kasım 2012 gecesi tarihin en pahalı seçim kampanyaları sona erdi... Barack Obama oyların %51’ini  alarak 2. kez Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olmaya hak kazandı[1]


Seçimler sonrasında Obama 538 super delegenin 332’sini alırken, Mitt Romney 206 delegede kalarak yarışı kaybetti. 6 Kasım seçimleri Demokratlara senatoda 53 senatör ile temsil edilme hakkı sağlarken, Cumuriyetçiler 45, bağımsızlar da 2 senatör ile temsil edilecekler.

Ölçülebilir Kampanya  Dönemi
Başarının Başlangıç Sırrı: Veri Analizi:

“Artık 2008 yılındaki aday değilsin... Biz de yeni bir kampanya anlayışı uygulamak zorundayız. Her ayrıntının ölçüldüğü, analiz edildiği bir kampanya  yapacağız”  8-11 Kasım tarihinde New York’da gerçekleşen 45. Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği (IAPC)’nin toplantısında konuşma yapan Obama’nın baş stratejisti Jim Messina 2012 kampanyalarının ana başarısının bu cümlede yattığını söyledi.

Seçim kampanyalarında yeni dönem “Veri Güdümlü Karar Verme Dönemi”:

Barack Obama’nın 2012 seçim kampanyasında “veri analizi” kampanyanın kalbini oluşturan bir unsur olarak karşımıza çıktı. Veri analizinde ne yapıldığı büyük bir merak konusu olsa da içerik asla dışarı sızdırılmadı. Kampanya sözcülerinden Ben La Bolt’un “bunlar bizim nükleer kodlarımız” sözü gizliliğin boyutunun altını çizerken veri güdümlü deneylere “Narwahl” ve “Dreamcatcher” gibi kod isimler verilmesi ve ekibin diğer tüm kampanya çalışanlarından ayrı bir mekanda çalışması veri analizine verilen önemi daha iyi anlamamızı sağlıyor.


2008 yılında Demokratların seçim başarısın altında yatan ana unsurlardan birinin teknolojiyi kullanmadaki üstünlükleri oldukları aşikar. Bu başarılı uygulama kampanyanın bir zaafını bertaraf etmeyi başarabilmişti: Veri analizi. Demokrat Parti kampanya çalışanlarından öğrendiğim bilgiye göre 2008 kampanyasında veri toplamakta sorun olmamasına karşın, verilerin analizinde büyük sıkıntı yaşanıyordu. Gönüllü verileri, gönüllülerin yaptıkları çalışma sırasında topladıkları veriler, kampanya çalışanlarının topladıkları veriler, fon toplama verileri vs. gibi birçok veri toplanıyor, ama bu veriler birbirleriyle okutulamadıkları için bir türlü net analiz yapılamıyordu.

2012 seçimlerine 18 ay kala 2008 yılında oluşturulan “Analiz Bölümü”nün tam beş katı büyüklüğünde bir analiz grubu oluşturuldu. Tüm verilerin bir ana merkezde toplanabileceği ve buradan her türlü analizin yapılabileceği bir sistem kuruldu. Bu sayede artık sadece seçmeni bulmak ve dikkatini çekmek değil, yapılan çeşitli testlerle seçmenlerin ikna edilebilirlik düzeyi, hangi tip seçmenin hangi tip mesajlarla ikna edilmeye daha yakın olduğu gibi daha sonuç odaklı çalışmalar yapılmaya başlandı. 

Tüketici alışkanlıklarını analizlere dahil eden ekip, bu sayede daha detaylı seçmen profiline ulaşmayı başararak online oy verecek seçmenleri, posta yolu ile oy verecekleri tespit edebilmiş, gönüllüleri de modellemeyi başarmış. 


Yapılan çeşitli testler ve derinlemesine analizler sayesinde kampanyanın her aşaması bu veriler ile daha kontrol edilebilir ve daha verimli bir düzeye ulaştı. Örneğin Amerikan Seçim Kampanyalarının en önemli ayağı sayılan “fon toplama” kampanyası ve Obama seçim ekibinin “1 milyar dolar fon toplama projesi” yine tamamen bu veriler ışığında gerçekleştirilmiş. Yapılan analizler sonrasında Michelle Obama’nın e-maillerinin fon toplamada en büyük etki yarattığını veya kampanya baş stratejisti Messina’nın maillerinin Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın maillerinden daha etkili sonuç aldığını analizleyen uzmanlar stratejileri buna göre kurgulamışlar. 

Demografik, etnik, dini grupların algılarını ayrıntılarıyla ölçebilen ekip yaratıcı reklam uygulamalarında ve reklam satın alımlarında da bu verileri kullanmış. Bu sayede 2008 yılına göre televizyonda gösterilen reklamlardan %14 daha fazla başarı yakalamış, saha çalışmalarını da tamamen bu veriler ışığında gerçekleştirmiş, hatta Başkan adayları arasında geçen televizyon tartışmaları sonrasında yapılan çalışmalarla hangi seçmenin hangi mesaj sonrası ne çeşit tepki verdiğini ölçümleme fırsatı yakalayabilmiş.

Başarının Demografisi:

Obama’nın seçim dönemi anket sorumlusu Joel Benenson’un seçim sonu analizlerine göre demografiler önemli, ama kader değil ! Demografilerin analizi, tutumları anlamak açısından büyük önem taşıyor. Sanıldığının aksine Amerika’nın tamamında değil, 14 kararsız eyalette anketlere başlayıp sonra 10 kararsız eyaletle sınırlandırılan seçim anketleriyle de bu analizler hedeflenmiş. Amerika Birleşik Devletlerinin batı, doğu ve güney eyaletleri başta olmak üzere burada oy kullanacak latin amerikalılar, afrika kökenli amerikalılar, gençler ve kadın seçmenler hedef kitleyi oluştururken, orta amerikanın kararsız eyaletlerinde ise beyaz çalışan sınıfı ekonomik konularda ikna etme kararı alınmış.

Peki, 6 kasım 2012 seçimlerinde oy kullanan seçmenin demografisi ve oy verme dağılımları nasıldı? (Joel Benenson’un 9 Kasım 2012 IAPC Konferansı Sunumundan) 


Demografiler
2012
Obama
Romney
Erkek %
47
45
52
Kadın %
53
55
44
Beyaz %
72
39
59
Afrika Amerikalı %
13
93
5
Latin Amerikalı %
10
71
27
18-29 Yaş Aralığı %
19
60
37
34-44 Yaş Aralığı %
27
52
45
65 Yaş Üstü %
16
44
56
Muhafazakarlar %
35
17
82
Liberaller %
25
86
10
Evli %
60
42
56
Bekar %
40
62
35


Evet, oy verme dağılımına bakacak olursak Obama ve ekibinin hedef kitleye ulaşmada büyük bir başarı elde ettiklerini söylemek mümkün...

Artan digital kampanyaya karşı seçim halen sahada mı kazanılıyor?

Amerikan seçimlerinin digital boyutu tartışılmaz. Fakat kampanya sadece digitalde mi yaşanıyor? Sanıldığının  aksine, kesin sayılar verilmemekle birlikte kampanya döneminde Cumhuriyetçilerin 284, demokratların ise 790 seçim ofisi olduğu biliniyor[2]. Obama’nın 2008 seçim kampanya stratejisti David Plouffe’un “The Audacity to Win” adlı kitabında ilerleyen iletişim teknolojisine rağmen birinsanı ikna etmede insandan daha etkili bir iletişim unsuru olmadığını savunuyor ve Obama’nın gönüllülerden oluşan saha çalışmasına ne kadar değer verdiklerini anlatıyordu. 2008 kampanyasının başarısı bu kanının pekişmesine yol açmış olacak ki Obama 2008 yılından itibaren kararsız eyaletlerdeki seçim ofislerini sadece kapatmamakla kalmamış, bu ofisler kampanyanın ilk ayağını oluşturan unsur olarak konumlanmış. Bulundukları bölgede gönüllü toplanmasından, sürekli gönüllü eğitimleri verilmesine kadar birçok etkinliğe ev sahibi yapan bu ofisler kampanya müddetince de saha ekibinin motivasyonunu artırıcı bir unsur olarak büyük rol oynamış. 


Özelikle Ohio, Florida ve New Hampshire gibi kritik eyaletlerde çalışmalar aralıksız sürmüş. Jim Messina saha çalışmalarının 4 yıldır sürdüğünü ve ana hedeflerinin genç, bekar,kadın ve azınlık seçmenler olduğu, bununla beraber  iletişimlerinin kalitesinin çok yüksek olduğunu, çünkü seçmenleri kendi yaşam alanlarındaki insanlarla buluşturduklarından bahsediyordu. Haziran ayına gelindiğinde sahada yaklaşık 1,700,000 kişilik bir ekibin çalıştığı düşünülecek olursa bu alana verilen değeri bir kez daha anlamak mümkün...  Obama’nın ulusal saha direktörü Jeremy Bird de yapılan veri analizleri ve anketler ile herbir seçmenin ilgi alanı, ikna yolu bulunmuş ve bunu ilgili seçmene anlatmak için bir yabancı değil, aksine kendi yaşam alanında oturan birinin bire bir anlatması sağlanmaya çalışıldığından bahsediyordu. Yani sahadaki başarının sırrı sadece nicelikte değil, aynı zamanda niteliğinde yatıyordu.

Ne ilginçtir ki Türkiye’deki seçim kampanyaları üzerine yazdığım doktora tezimde 2007 seçim kampanyalarının karşılaştırmalı analizlerini yaparken Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en büyük gücünü sahadan aldığını ve seçim zaferinin en büyük nedenini geleneksel yönetemlerle modern propagandayı birleştirmesi olduğundan bahsetmiştim. 2011 Amerikan seçimlerinin digital boyutu düşünülecek olursa sahada yürütülen bu çalışmanın boyutu bizi aynı araştırma sonuçlarına götürüyor ve sorduruyor: Peki seçim hala sahada mı kazanılıyor?

İşin Medya ve Sosyal Medya Boyutları da Var...

 Bu soruyu cevaplamadan önce Amerikan seçim kampanyasının medya boyutunu da gözden geçirmek gerekiyor elbet... Amerika’da televizyon reklam gelirlerinin analizini yapan SNL Kagan şirketinin verilerine göre 2008 yılında televizyon reklamlarına 1,6 milyar dolar harcayan iki aday, 2012 seçimlerinde bu pastayı %68 artırdı ve toplam 2,6 milyar dolarlık bir reklam bütçesi ile bir rekora imza attılar. Pastadan en yüksek payı 170 milyon dolarlık televizyon reklam bütçesi ile Florida alırken, 207, 518 adet reklam ile en çok reklam gösterilen eyalet Ohio oldu. Bu rakamlar her iki adayın da kararsız eyaletler üzerinde yaptıkları yatırımların ufak bir göstergesi sayılabilir... Reklamcılar Derneği’nin 2011 raporuna göre Türkiye’de yaklaşık 2,4 milyar dolar TL’lik reklam yatırımı gerçekleğini düşünecek olursak kampanya dönemi reklam yoğunluğu hakkında daha net bir kıyaslama elde edebiliriz.

Adayların digital kampanya stratejilerine baktığımızda ise Obama’nın digital platformda 2008 yılında olduğu gibi üstünlüğünü görmek mümkün.. Time dergisinin 26 ekim 2012 sayısındaki temmuz 2012 verilere göre Romney’in facebook’taki 2,6 milyon beğenenine karşı Obama’nın 27 milyon beğeneni, Romney’in twitter’da 680,000 takipcisine karşı Obamanın 17,7 milyon takipcisi vardı. Yapılan kampanyalar sonucunda Obama kasım başı itibari ile facebook takipçi sayısını 33,1 milyona çıkarırken Romney 11,8 milyonda, Obama twitter takipçi sayısını 21,5’e çıkarırken Romney 1,8 milyon takipcide kalarak sosyal medyada nicelik olarak yenilgiyi kabul etmiş oldu...

Kampanya Notları...

Rakibi Erken Tanımlama:
Obama’nın ekibi Mitt Romney’nin adaylığı henüz kesinleşmeden hakkında veri toplamaya başlamış... Hatta Cumhuriyetçi adayların birbirleri hakkında negatif kampanya yapmamalarından rahatsız olan ekip, seçim kampanyasının ilk negatif reklamlarını bu dönemde yapmışlar. Amaç basit: Karşı ekibi birbirleri hakkında olumsuz konuşmaya itmek. Böylece muhtemel rakibini daha aday olmadan zedelemeyi başarmak.

Obamacare     
Obama’nın sağlık reformunun geçmesi Obama için sadece kampanya döneminde elini kuvvetlendiren bir unsur değil, seçim kazanamsının temel nedenlerinden biri oldu...

It’s the Economy Stupid!
Romney’in ekibi kampanya konuşmalarına ve reklamlarında ekonomiye büyük ağırlık verdiler. Romney Amerika’nın durağanlaşan ekonomisini canlandırabilmenin yollarını ve işsizlikle savaşmanın koşullarını anlatırken temel bir soru soruluyordu: Aynı Başkan ve aynı politikalarla neden farklı bir dört yıl beklensin? Öneriler ilgi çekmeyi başarmış ve Romney’in kampanyasının en güçlü noktası olarak kabul edilmiş olsa da Obama’nın sağlık reformunun popularitesini yakalayamadı.

Denver Öncesi- Denver Sonrası

2 Başkan Adayının 3 Ekim tarihli Denver’de gerçekleştirdikleri ilk ikili münazara Obama’nın düşük performansı nedeni ile çok tartışıldı. Konuya hakim, tutkulu, kararlı Cumhuriyetçi aday karşısında konsantre olamayan, sorulara genel cevaplar vermeyi seçen Obama program sonrasında 4,8%’lik oy kaybı yaratarak seçim kampanyasında büyük bir gerilemeye imza attı... Daha tartışma bitmeden #WIN ve #FAIL hashtagler ile 10,3 milyon tweet’in atıldığı tartışma programı Jim Messina’ya kampanya ile en büyük pişmanlığınız nedir sorusuna “Obama’yı ilk tartışmaya daha iyi hazırlardım” dedirtmeyi başardı.

Sandy Kasırgası:
Romney’in stratejisti Brian Jones’a göre tarihinin en büyük kasırgalarından birini seçim öncesi yaşayan ABD Obama’yı güçlü bir Başkan olarak konumlanmasına yardımcı olarak son dönemeçte büyük bir avantaj sağladı. IAPC’de yaptığı konuşmada son hafta için tamamen farklı bir kampanya bitirişi plaladıklarını belirten Brian “Kasırga tüm gündemi değiştirdi. Ne istediğimiz finali yapabildik, ne de Obama hakkında son hazrıladığımız negatif eylemi hayata geçirebildik” dedi. CNN’in seçim sonrası yaptığı anketlere bakacak olursak “kasırga kararımı vermede etkili oldu” diyenlerin oranı 64%. Bu segmentte Obama’ya oy verenlerin oranı 62% iken Romney’nin 36%’de kaldığını düşünecek olursak Jones’u haklı bulmamak imkansız..

Negatif Kampanyalar Son Hız Devam:
Kampanyalar süresince reklamların 70%’sinin negatif olduğunu göz önünde bulunduracak olursak da “tipik bir amerikan tarzı seçim kampanyası” yaşandığı söylenebilir.

Gaflar...
Obama’nın negatif kampanyasının ana konularından biri Romney’in vergi iadesi oldu... Yabancı yatırımlar, banka hesapları vs. gibi kişisel maddi gelirlerinin yanı sıra Londra Olimpiyatları veya Filistin konusundaki gafları Obama kampanyasının temel negatif  söylemlerini oluşturdu. Romney’nin Başkan yardımcısı adayı Paul Ryan’ın vergi planının ayrıntılarının sorulmasına “Şimdi tek tek matematiği yapmak uzun sürer” cevabı, Obama’nın “Washington’ı içeriden değiştiremezsiniz” cümlesi, ve tabii Romney’in 17 Mayıs tarihinde “Benim işim Amerikalıların 47%’si ile ilgilenmek değil”  cümleleri seçim döneminin gafları seçildi.
  

Ve sonuç...

Tüm dünyanın gözlerini çevirdiği ABD seçimleri Barack Obama’nın seçimleri tekrar kazanması ile sona erdi. Seçim kampanyasının geneline baktığımız zaman hazırlıklara önceden başlayan, bilimsel verilere daha çok değer veren, sistematik olarak analiz yapan, seçmeni sadece tanımaya değil anlamaya da çalışan, kampanyanın sadece yerel değil,  artık kişisel olduğunu kavrayan, mesajları kişiselleştirebilen, seçmenin ilgi alanına ve hayatına dokunabilen projeler sunan, medyaya ve sosyal medyaya hakim olabilen ama en eski propaganda yöntemlerinden sayılan birebir insan kontağına dayanan saha çalışmasına da önem veren, gündeme hakim olan ve yönlendirebilen aday yine başarının sahibi oldu... Kampanyaya baktığımız zaman bizim de kendi adımıza çıkarabileceğimiz birçok ders var...

 

[1]Kadir Has Üniversitesi Panorama Khas Dergisi 9. Sayı, sf:52-55, Aynı başlıklı yazımdan alınmıştır: http://www.khas.edu.tr/uploads/panoramakhas/sayi9/GulfemSaydanSanver.pdf 
 [2]Rakamlar Obama ve Romney’in kampanya web sitelerinden “Ofisini Bul” başlığı altından hesaplanmıştır. 


25 Mart 2013 Pazartesi

YİNE YENİ YENİDEN: SEÇİM SLOGAN VE STRATEJİLERİ

Seçim sloganları belirli bir dönemi yansıtır mı? Yoksa, siyasi partiler konjonktür gereği daha önce kullanılmış sloganlardan yararlanabilirler mi? Türkiye’de seçim dönemlerinde eski sloganların, daha önce denenmiş seçim stratejilerinin tekrarını görmek çok yabancısı olmadığımız bir uygulama. 

Siyasal iletişim tarihimizin ilk profesyonel seçim kampanyası 1977 genel seçimlerinde yapıldı. İlk kez bu seçimlerde siyasi bir parti seçim kampanyasını profesyonel olarak yürütmesi için bir reklâm ajansı ile anlaşmıştı. Sözü geçen parti Adalet Partisi (AP), ajans Cenajans idi. 1977 seçimlerinin galibi CHP olsa bile, o dönem AP için hazırlanan bu ilk profesyonel seçim kampanyası siyasal iletişim tarihimizi öylesine etkilemiştir ki, o dönem kullanılan bir takım stratejiler günümüzde de seçim kampanyalarında aynen tekrarlanmaktadır. Siyasi partilerin 2007 seçim kampanyaları, bize merkez sağ partilerin eski seçim kampanyalarına bir yolculuk yaşatmaktaydı. Özellikle AKP’nin 2007 seçim kampanyasında kullandığı bir takım stratejiler, bu kampanyaları net bir şekilde hatırlatıyordu.

 Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Merkez Sağ Mirasına Sahip Çıkma Eğilimi


2007 yılında daha seçim kampanyası başlamadan, AKP’nin Demokrat Parti geleneğine ve mirasına sahip çıkmaya çalıştığını gözlemlemek mümkündü. 2007 Cumhurbaşkanlığı krizinde Abdullah Gül’ün 6 Mayıs saat 18h00’de Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilirken yaptığı basın açıklamasını “Söz Milletin sözleriyle bitirmesi, 1950 seçimlerinde Demokrat Partinin kullandığı tarihi Yeter Söz Milletindir sloganını hatırlattı. Daha sonrasında Tayyip Erdoğan’ın da 16 Mayıs 2007’de grup toplantısında yaptığı konuşmasında Menderes örneğini hatırlatarak “Önce yeter, söz milletin süreci başlamıştı, şimdi de yeter, karar milletin diyoruz”[1] demesi, sloganın açıkça kullanıldığının bir deklarasyonuydu. 

AKP bununla da sınırlı kalmamış, kampanya döneminde  “Milletin Adamları” reklâm afişinde de “Onlar Atatürk’le perçinleşen millet sevgisinin simge isimleri. Onlar bu toprağın sesi, vicdanı, atılım ruhu. Onların yüreğinde millet, milletin yüreğinde onlar. Onlar; milletin adamları” metniyle beraber Tayyip Erdoğan’ın portre fotoğrafı Menderes ve Özal ile beraber kullanılmış, böylece Tayyip Erdoğan’ı merkez sağın efsane liderleriyle de özdeşleştirmeye çalışılarak yine bu mirasa sahip çıkılmaya çalışılmıştı.

Demokrat Parti sloganına sahip çıkan ilk parti AKP değildi aslında. Adalet ve Kalkınma Partisi bu sloganı kullanmadan seneler önce, 1999 Genel Seçimlerinde, Doğru Yol Partisi de “Yeter! Hak Milletin!” sloganıyla seçmen karşısına çıkmış ve Demokrat Parti geleneğine gönderme yapmıştı. İki kampanya arasında ortak nokta sadece benzer slogana gönderme yapmaları değil, aynı zamanda her iki kampanyanın da Erol Olçak’ın yönetimindeki Arter Ajans tarafından hazırlanmış olmasıydı.


Adalet ve Kalkınma Partisi Adalet Partisi Stratejisini mi Tekrarlıyor?


Atatürk ile özdeşleşmiş CHP karşısına, CHP’nin bu silahını kırabilmek için, aynı referansa gönderme yapan bir seçim afişi hazırlamıştı Adalet Partisi. “Milletin Efendisine Böyle Hizmet Edilir” sloganıyla başlayan seçim afişi, Adalet Partisi döneminde uygulanan köy ve tarım politikalarıyla köylüye sağlanan kolaylıklardan bahsediyor, afişin alt kısmında, AP ambleminin hemen altında da, koyu harflerle yazılan  “Milletin Efendisinin Hizmetinde” sloganı ile de Mustafa Kemal Atatürk’ün “Köylü Milletin Efendisidir” sözüne gönderme yapıyordu. Yapılan bu gönderme ile Adalet Partisi hem bu bilinen sözün popülaritesinden yararlanmış, hem de aynı izde olduğu izlenimini vererek Atatürk’ü CHP tekelinden çıkartmaya çalışmıştır.


2007 seçim kampanyası süresinde reklâmlarında Atatürk’e açıkça referans veren tek parti Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Sadece “Milletin Adamları” reklâmında Atatürk’ü referans olarak kullanmakla kalmıyor, “Türkiye Tek Millet Tek Bayrak, Tek Vatan Tek Devlet” reklâmında da “Atatürk aziz milletimizin her ferdini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı temelinde birleştirmiştir… Atatürk ilkelerini ve Cumhuriyetimizin değerlerini her türlü gündelik siyasi tartışmanın üzerinde tutarak; ayrıştıran değil birleştiren, milletimizin bütün fertlerini kucaklayan bir mutabakat zemini haline getirmek için çalışıyoruz”  diyerek tıpkı Adalet Partisi'nde olduğu gibi Atatürk’ün mirasına sahip çıktığını göstermeye çalışmış böylece Atatürk CHP tekelinden de çıkarmaya çalışmıştır.
Bunun yani sira, Adalet ve Kalkınma Partisinin 2007 seçimleri boyunca sıkça kullandığı “Bu Memleket Hepimizin” şarkısının sonunda Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan İstiklal Marşından da dizeler yer almaktaydı:

(Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.                

Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:                 

Verme, dünyalarıalsan da, bu cennet vatanı              

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?          

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!                 

Canı, cananı,bütün varımı alsın da Huda,                  

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.)


Mehmet Akif Ersoy da ilk kez kullanılmıyordu bir seçim kampanyasında. Bu da bizim geçmiş seçim kampanyalarında rastladığımız bir seçim stratejisiydi. Yine 1977 seçimleri sırasında, 30 Mayıs 1977 yayınlanan Adalet Partisi seçim ilanında, Mehmet Akif Ersoy’un « Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok /Aksa kan sel gibi bir dindirecek vasıta yok » dizeleri yer almıştı. Böylelikle Adalet ve Kalkınma Partisi yine Adalet Partisi reklâmlarından stratejik bir alıntı daha yapmış oluyordu. 

2007 kampanyası süresince “milliyetçilik” konusunda eleştiri alan Adalet ve Kalkınma Partisi, İstiklal Marşı dizelerine de yer vererek bir anlamda bu eleştirilere karşı çıkmaya çalışmıştı. Diğer bir açıdan da uzun zamandır kampanyasında Nazım Hikmet’in şiirinden alıntılanan “Güzel Günler Göreceğiz” şarkısını kullanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Nazım Hikmet’ine karşılık Mehmet Akif Ersoy ile cevap vererek de siyasi yelpazedeki çizgisinin altını çizmiş oluyordu.


2007 AKP Kampanya Stratejisinde 1989 Anavatan Partisi Kampanya Taktiği

Benzer şekilde, 2007 seçim kampanyasında, Tayyip Erdoğan’ın belediyenin kendi partisine ait olan illerde hükümet ile belediyenin aynı partide olması durumda başarının ne denli artığı örneklerini vermesi, hatta İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser salonunda yaptığı toplu açılış töreninde bunu açıkça belirtmesi de, bizi 1989 yerel seçimlerine ve Anavatan Partisi'nin bu dönemde kullandığı seçim stratejisine götürdü. Bu dönemde, “Eli kolu bağlı bir belediye başkanı ister misiniz?”, “Farklı dilden konuşan bir belediye başkanı ister miydiniz?”, “Makamsız, Mekânsız, İmkânsız, İktidarsız bir belediye başkanı ister miydiniz?” ve “Para para diye düşünen bir belediye başkanı ister miydiniz?” başlıklarıyla yayınladığı dört reklâmda da, Anavatan Partisi belediye başkanı ve hükümetin farklı partilerden olmasının ortaya çıkaracağı zorluklardan bahsedilerek seçmene bir anlamda gözdağı veriyordu.

Peki ya diğer Partiler?

1977 AP’nin seçim kampanyası içindeki “Canım Anacığım” sözleriyle başlayan bir başka reklâmında da “uğursuz kavganın kavgacıları” diye kaleme aldıkları mektup örneği 2007 seçim kampanyasında DP’nin kullandığı Memet’e mektupları anımsatıyordu.

Bazı partiler kampanyalarında bize sloganlarının zamansızlığını göstermek istercesine aynı sloganları kullanmaya devam etmekteler. Örneğin MHP, 1977 seçimlerinde “Ezan inmeyecek, bayrak dinmeyecek” sloganını kullanıp,  tam 30 yıl sonra da bu sefer “Hazır mı?” seçim şarkısında “ezanımız inlesin / diyorsanız MHP/ bayrağımız inmesin /diyorsanız MHP” sözleriyle seçmen karşısına çıkmayı tercih etti.

Cumhuriyet Halk Partisi’nde Durum Farklı Mı?

Benzer slogan ve stratejilerin kullanılması sadece sağ partilere ait bir özellik değil. 1977 seçim kampanyası birçok partiye ilham olmuş olacak ki AP’nin yukarıda bahsettiğimiz Mehmet Akif Ersoy dizeli ilanın alt tarafında Adalet Partisi ambleminin altında gördüğümüz “Seçim için değil, rejim için sandık başına” sloganı da 2007 seçimleri boyunca CHP’nin kullandığı seçim stratejisini hatırlatmaktaydı. Mitinglerinde Deniz Baykal “ 2007 seçimlerinin basit bir seçim değil, aksine bir rejim seçimi” olduğunu vurguluyor, CHP’li siyasetçiler de saha çalışmalarında “rejim” meselesinin altını çiziyorlardı.

İthal Slogan 

Diğer bir örnek, 2009 Yerel Seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kullandığı “Sakin Güç” sloganı 1981 Başkanlık seçimlerinde Mitterrand’ın kullandığı (La Force Tranquille) sloganın Türkçesi olması. Bu bağlamda aslında slogan sadece eski değil aynı zamanda ithaldi. 1991’de seçim kampanyasını hazırlaması için Jacques Séguéla ile anlaşan Anavatan Partisinden sonra CHP de aynı reklâmcıyla işe koyulmasa da aynı reklâmcının bulduğu seçim sloganı ile yola çıkmıştı. Her ne kadar bu slogan Mitterrand’a Fransa’da 5. Cumhuriyet’in ilk sol başkanı seçilmesine olanak sağladı ise de Kılıçdaroğlu sadece oy oranını artırmakla yetinmek zorunda kaldı.

Sonuç:

Görülüyor ki benzer stratejiler, benzer sloganlar kullanmak sadece bir döneme veya bir partiye ait bir özellik değil. Türkiye’de siyaset iletişimi tarihinin çok kısa bir geçmişi olması ve siyasi kampanyaların profesyonelleşmesinin çok yavaş ilerlemesi belki de bu alandaki zayıflığının en temel nedenleri. Geçmiş tecrübeler bize gösteriyor ki, başarı kazanmış slogan veya strateji kullanmak başarı garantisi vermiyor. Önemli olan her dönemin kendine ait konjonktürü, kendine ait dinamikleri olduğunu göz önünde tutarak bu dinamikleri yakalayacak toplumsal okumaları yapabilmekteki başarı.



[1] « Menderes’e Vurgu » ; Milliyet ; 17 mayıs 2007 ; p.18.

14 Mart 2013 Perşembe

“YAKINLIK POLİTİKASI” İŞBAŞINDA... ABD -TÜRKİYE FARK ETMİYOR... SEÇMEN YAKINLIK GÖRMEK İSTİYOR!

"Obama ve Erdoğan'ın Ortak Kampanya Stratejisi: Güçlü Saha Çalışması" başlıklı yazımda geleneksel kampanya yöntemlerinin seçim dönemlerinde artarak kullanılmaya devam ettiğinden bahsetmiştim. Geleneksel yöntemlerin geri dönüş yaşamasının en doğal sonucu, adayların seçmenlerle daha kişisel ilişkiler kurabilmesi ve seçmenle yakınlaşacak aktivitelerin özellikle seçim dönemlerinde hız kazanması olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Siyasal iletişimciler bu geri dönüşün siyasi yansımasına bir isim de verdiler:  “Yakınlık Politikası”(La Politique de Proximité) 

Yakınlık Politikası aslında yeni bir kavram değil; Antik Yunan’da doğrudan demokrasi yönetimi altında uygulanan en basit yöntem. Türkiye’deki seçim ve siyasal iletişim tarihçesine baktığımız zaman da en çok uygulanan propaganda yöntemi olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde son yıllarda artan geleneksel propaganda tekniklerinin seçim kampanyalarında kullanılması ile birlikte bu kavram daha da önem kazandı ve siyasal iletişimin kalbine oturdu.


Seçmen Adayı İle İletişimde Olmak İstiyor!

Seçmenlerle yakınlık kurmak, seçim kampanyalarını bu anlayışın üzerine inşa etmek artık vazgeçilmez bir olgu. Rémi Lefebvre’nin Martine Aubry’nin 2001 Lille Belediye Başkanlık seçim analizlerini yazdığı kitabında “Artık iyi kampanyadan bahsetmek isteniyorsa kişiler arası dialoğun önemini kavrayan, seçmeni dinleyebilen ve yereli hedef alan bir kampanya kurgusundan söz etmek gerekiyor” cümlesi bize Avrupa’da da bu anlayışın aslında bir zamandır oturtulmaya çalışıldığını gösteriyor.

“Yakınlık Politikası” Görünür Olmak Demek Değil!

Siyasal iletişimcilerinin “Yakınlık Politikası” kavramından kastettiği, birebir seçmenlerle birlikte olmayı gerektirdiği için uygulanabilmesinin olmazsa olmaz şartı “saha”da, yani seçmenin olduğu mekanda bulunmak. “Yakınlık Politikası” görünür olmak demek de değil. Seçmenlerin adayı tanıyor olması, kendilerini adaya yakın hissetmeleri anlamına gelmiyor. Seçmenin adayla empati kurabilmesi gerekiyor. Seçmenin derdini dinlemek, özlemlerini anlamak, ihtiyaçlarına cevap verebilmek, birebir diyalog kurarak seçmenle aynı dili konuşabildiğini hissettirebilmek yakınlık politikasının temel ilkeleri...

En Başarılı “Yakınlık Politikası” Uygulaması: Adalet ve Kalkınma Partisi

Doktora tezimde siyasi partilerin 2007 seçim kampanyalarının karşılaştırmalı analizlerini yaparken, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en büyük gücünü sahadan aldığını ve seçmenlerle kurduğu yakın ilişkinin bu başarıda büyük önem taşıdığını savunmuştum.

Yakınlık Politikasının geliştirilmesinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en büyük avantajı saha çalışmasını sürekli yapıyor olması. Diğer partilerin aksine bu çalışmaların sadece seçim dönemlerinde değil, yılın tümüne yayılmış bir şekilde daha sistemli, periyodik ve sürekli olarak yapılıyor olması partiye büyük güç katıyor. Partililerin yaptıkları düzenli ziyaretler, esnaf gezileri, ev ziyaretlerinin temelinde de seçmenlerle yakınlık kurmak ve sonraki dönemlerde de kurulan yakınlığı sürdürmek geliyor. Ziyaretin kurgulanması sırasında farklı seçmen gruplarının empatilerini yakalayabilmek ve yakınlık kurulmasını kolaylaştırabilmek için farklı demografik özelliklere sahip kişilerin gezilere katılmasına özen gösteriliyor. Yani, kadın, erkek, genç, yaşlı vs. gibi.. Yapılan ziyaretlerde karşı tarafa soru sorma ve söz söyleme için geniş bir zaman süreci ayırılması da ziyaretlerdeki başarının bir parçası.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nde Belediye Parti El Ele

Siyasi parti liderleri, seçmenlerle yakınlık politikası geliştirilmesinde etkin bir role sahip. Parti liderini kendisine yakın gören seçmen kurduğu empatiyi, partinin diğer üyelerine/adaylarına da kolaylıkla yansıtabiliyor. Fakat sadece parti liderleri değil elbette. Belediye başkanları da, partinin yereldeki yüzü olması açısından, çok önemli bir role sahipler. Adalet ve Kalkınma Partisi, yerel yönetici faktörünü en etkin kullanan siyasi parti. İl veya ilçenin belediyesi Adalet ve Kalkınma Partisine ait ise, belediye başkanlarının ve yardımcılarının partinin diğer üyeleriyle beraber saha çalışmalarına aktif olarak katılmaları seçmenlerle yakınlık kurulması açısından büyük kolaylık sağlıyor.


Belediye başkanlarının partinin saha çalışmalarına, düzenlediği ziyaretlere katılması çalışmanın içeriğini zenginleştiren bir unsur. Çünkü belediye başkanı ve çalışanları yerel sorunlara en hakim kişiler. Dolayısı ile çalışmanın içeriğinin yerelleştirmesi, hatta belediyenin konuya hakimiyetine göre içeriğin kişiselleştirilmesi, ortak bir çalışma yapıldığı takdirde daha kolay ve elbette daha mümkün.


Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin büyük bir kısmının Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ait olduğunu biliyoruz. Yerel yönetimdeki bu üstünlük, söz konusu  yakınlık politikası geliştirebilmesi olduğunda, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’ne kıyasla partiye büyük bir avantaj sağladığını söylemek mümkün.
 

Amerikan Seçimlerinde de Durum Farklı Değil!

2012 Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık Seçimlerini incelediğimizde, de seçmenle yakınlık kurmanın seçim zaferi kazanmada ne derece önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Seçmen partilileri ve adayları sahada görmek istiyor, tanımak istiyor. Ama en çok Başkan adayını görmek istiyor. Bu gerçeği anlayan kampanya danışmanları, adayları seçmenlerle buluşturacak organizasyonlar düzenliyor. Türkiye’de bu organizasyonlar daha çok “açılışlar” ve “parti mitingleri” kapsamında gerçekleştirilip, liderin aslında birebir seçmenle diyalog içine girmesini engellerken, Amerikan seçimlerinde gördüğümüz, bu etkinliklerin çok daha çeşitli olduğu ve liderin seçmenlerle daha yakın bir diyalog içine girmesine fırsat tanıyacak şekilde organize ediliyor olması.

20 Ocak 2009 - 7 Eylül 2012 arası Başkan Obama’nın en çok ziyaret ettiği eyaletlerde düzenlenen toplam etkinlik sayısı ve burada alınan oy oranlarına bakacak olursak [1]:



Sıra
Eyalet
Toplam Etkinlik Sayısı
Obama Oy Oranı %
Romney Oy Oranı %
1
New York
71
62,6
36
2
California
56
59,3
38,3
3
Florida
46
50
49,1
4
Virginia
46
50,8
47,8
5
Ohio
44
50,1
48,2
6
Illinois
32
57,3
41,1
7
Maryland
31
61,7
36,6
8
Iowa
30
52,1
46,5
9
Pennsylvaniaada
28
52
46,8
10
Teksas
21
41,4
57,2


Obama’nın en çok ziyaret ettiği eyaletler, bu eyaletlerde düzenlenen etkinlik sayısı ve seçim kazanma oranlarına bakacak olursak çarpıcı bir paralellik bulunuyor. Adayın en çok ziyaret ettiği eyaletlerin, aynı zamanda en çok etkinliğin düzenlendiği eyaletler olduğunu görüyoruz. Çünkü artık kampanya danışmanları biliyor ki, adayın eyalet ziyaretinin başarıya ulaşabilmesinin en önemli şartı adayın bulunduğu süre boyunca maksimum seçmenle bir araya getirebilmekten geçiyor. Bu eyaletlerin çoğunun kararsız seçmenlerin yoğunlukta yaşadığı eyaletler olduğunu düşünecek olursak, yakalanan başarı çarpıcı.

Yukarıdaki tabloyu incelediğimizde Barack Obama’nın en çok ziyaret ettiği ilk on eyaletten Teksas haricinde dokuzunda seçimi kazandığını görüyoruz. Elbette, seçim başarısını sadece bir etkene bağlamak mümkün değil ama bu parallelliği de göz önünde tutmamız gerekiyor. Çeşitli ülkelerde yapılan seçim kampanyalarını da incelediğimizde görüyoruz ki liderin seçmenlerle bir araya gelmesi ve seçmenlerle kurulan yakınlık politikası artık kampanyaların vazgeçilmez bir stratejisi...

[1] www.fairvote.org